| More
Bookmark and Share

"Batman: Kara Şövalye" ile ilgili ilk yazıda filmin içeriğindeki çarpıcı noktaları dışarı çekip geri kalanlar hakkında yazmıştım. Şimdi ise bu filmin satır aralarına ineceğim kendimce.

Sinema tarihi başkaldırı filmlerine hiç de yabancı değil. Bu başkaldırı ister kötü adamın iyi adamlara saldırısı şeklinde olsun isterse insanı ezen bir düzene karşı duruş olsun. Sinema tarihi benzeri konuların işlendiği başarılı ve başarısız pek çok filmi kendi içinde barındırıyor.

Hollywood'daki en popüler örnekleri de öyle sanıyorum ki Stanley Kubrick'in Spartacus'üne kadar geri izlenebilir. Varolan düzenle ilgili eleştiriler getiren, bireyin yerini ve niteliğini sorgulayan, hatta alternatif sunan bu tarz filmler, Spartacus'ün McCarthy dönemiyle olan ilişkisinde de görüldüğü gibi, zaman ve mekandaki düşünce akımları ile şekilleniyor elbette. Martin Scorsese, 1976 tarihli Taksi Şöförü'nde yalnız ve dışlanmış bir Vietnam savaşı gazisi olan Travis üzerinden her gün farkına bile varmadan içinde eriyip gittiğimiz, bir anlamda kocaman açık lağımlara dönüşen şehirleşmeyi ve bireyi köşeye iten düzeni kucağımıza bırakıveriyor.Travis'in rahatsızlığına çözüm olarak yavaş yavaş şiddete yöneliyor . Bunun bir bakıma tersini ise Kubrick'in Otomatik Portakal'ından Alex ile görüyoruz. Alex'in bir psikopattan ehlileştirilmiş ama sonunda sistem tarafından acı çektirilen, kötüleşmeye zorlanan bir bireye dönüşümü Travis'in gelişimini zıt gözükse de aslında neden ve sonuç döngüde birleşiyor. Sistemin üzerimizdeki baskısı hep aynı: baştan da alsak, sondan da alsak baskı orada durdukça birşey değişmiyor. Değişen sadece dönemdeki gündem ve metotlar.

80ler sonrasında gelen siberpunk bence bize içinde isyan barındıran filmlerin de en güzellerini getirdi. Teknolojiyi ve bilimi son damlasına kadar kullanan bu filmler, olmuş ve olan dışında gelecekte karşılaşılabilecek sorunları da yaratıcı biçimlerde sundular.Örneğin, bir video ile hükümet devirmenin mümkün olduğunu bize anlatan V (V for Vendetta) aslında hiç de yanılmıyordu. Bireylerin sanal olarak fişlendiği bir dünyada, internetin vardığı son noktada artık çoğu propaganda ve eylem de sanal olarak yapılıyor. İnternetin gücünü arkasına alan bu eylemlerle çeşitli ülkelerde hükümetler sallanıyor, bakanlar, önemli bürokratlar koltuklarını bırakmak zorunda kalıyor.

Büyük ihtimalle türün en popüler ve en çok kazandırmış filmi Matrix oldu. Her ne kadar öncesinde kendine benzeyen çok sayıda filmin arasında sıyrılma nedeni büyük olasılıkla görsel efektleri olsa da, Matrix'de çoğu seyircinin işine içleyen şey belki de gerçekten yavaş yavaş içine gömüldüğümüz makine bağımlılığı ve gelişen teknolojilerin bize karşı kullanılma olasılığının hiç de göz ardı edilemeyecek düzeyde olmasıydı. Bugün tüm kişisel bilgilerimiz, devasa veritabanlarında depolanabiliyor, izleniyoruz ve o veri tabanlarında sayılarla ifade edilecek hale geldik. Eskiden çok uçuk duracak Yapay Zeka hükümetleri fikri artık eskisi kadar uzak değil. Özellikle de insanın elini kattığı her türlü sistemden kurtuluş yolu olarak sunulan seçenekler arasında kulağa o kadar da kötü gelmiyor (bkz. Zeitgeist hareketi.). Peki Matrix'de karşımıza çıkan sadece makinaların despotluğunun yarattığı terör müydü? Hayır. Tüm film serisini tek renk, katı çerçeveleri olan yönetimlerin enerjilerini vermeyi reddeden bireyleri yeraltına gönderecek olması olarak da okuyabiliriz elbette.

Matrix'in ardıllarından İsyan (Equilibrium)'da da Matrix'deki makina hegemonyasının yerini almış eş değer bir insan hükümetini, emrindekileri robotlaştırmasını ve karşıtları kolaylıkla yok etmesini görüyoruz. Aslında konu bakımından pek çok benzerlik barındırıyor bu iki film. Ama en önemlisi her iki filminde temelinde insanın içindeki özgürlük duygusu, insanın içinde barındırdığı "asil" değerlere duyulan güven ve isyankarlık kurtuluşla eş değer oluyor. (Matrix'in ikinci ve özellikle de üçüncü filminde ağır basan ve hayranlarınının çoğunu hayal kırıklığına uğratan Kurtarıcı Mesih benzetmelerini soyutlayarak, ve aslında daha çok ilk filmi baz alarak yapıyorum bu yorumları.)

Şimdiye kadar bahsettiklerimize bir baktığımızda, aslında gördüğümüz şey hikayenin "gri kahramanları"nın (beyaz diyemiyoruz çünkü özellikle kendi karanlıklarının altı çiziliyor, ve bu, sıradan bir insan, eski bir akıl hastası yada eski bir asker gibi bir bireyin gelip kahraman koltuğuna oturduğunda gerçekçi olmasını sağlıyor. ) sisteme karşı dikkat çekme amacında olanlar ya da ister istemez sistemden zarar görenler, ve "karanlık" kesimin de gücü elinde bulunduran topluluklar/kişiler olduğunu görüyoruz. Aslında bu filmlerdeki en ilginç özelliklerden biri de siyah-beyaz ayrımını ortadan kaldırarak renklerin karışmışlığını gözümüze sokmaları.

Kara Şövalye'ye gelirsek...

Öncelikle bir Ak Şövalye (Harvey Dent) var, ve Ak Şövalye yasaların, düzenin temsilcisi. Gri bir kahramınımız var (Kara Şövalye-Batman),ama kahramanımızın griliği kendi metodları konusundaki kafa karışıklığı ve çizgi üzerinde yürür gibi gözükmesinden kaynaklanıyor. Karanlık karakterimiz (Joker) ise bu sefer sistemin üzerine saldıran karakter ve bize Ak'ın o kadar da Ak olmadığını hatırlatan da o. Bir kişiye dahi zarar vermeden kurulacağı iddia edilen sorunsuz, ideal düzenin yaldızlı bir ambalajdan ibaret olduğunu gösteriyor.

Joker: Ah, sen. Benim gitmeme izin veremedin, değil mi? Bu, durdurulamayn bir kuvvet hareket ettirilmez bir objeye çarptığında olan şey. Sen bütünüyle dürüstsün,öyle değil mi? Ha? Sen , yersiz bir üstün görme sebebiyle beni öldürmeyeceksin ve ben de seni öldürmeyeceğim çünkü çok eğlencelisin. Sanırım senin ve benim kaderim bunu sonsuza dek yapmak.
Batman :
Bir hücrenin içinde sonsuza dek kelepçeli olacaksın.
Joker: Belki bir tanesini paylaşabiliriz. Biliyorsun, bu şehirde yaşayanların akıllarını kaçırma hızı
nı düşünürsek, bir hücreye iki tane sıkıştıracaklar.
Batman : Bu şehir iyiye inanmaya hazır insanlarla dolu olduğunu gösterdi.

Joker :
Cesaretleri tamamen kırılana kadar. Gerçek Harvey Dent'e ve onun yaptığı tüm o kahramanca şeylere bakana kadar. Gotham'ın ruhunu seninle bilek güreşinde kaybetme riskini alacağımı düşünmedin
değil mi? Hayır, elinde bir As olmalı. Benimki Harvey.
Batman:
Ona ne yaptın?

Joker: Gotham'ın Ak Şövalyesi'ni aldım ve bizim seviyemize getirdim. Zor olmadı. Bak, delilik, senin de bildiğin gibi, yerçekimi gibidir. Tek gereken ufak bir itme!

Joker, düzenle dalgasını geçer gibi gözükse de düzen olmasa kendisinin Joker olmayacağının da farkında. Onun bir tek amacı var: Renkler ayrımının saçmalığı, saf bembeyaz olmanın imkansızlığı ve kaosun barındırdığı derin adalet. Onun getirdiği kaosun barındırdığı adalet, belli bir kesimin değil herkesin etkilenmesinden, herkesin hedef oluvermesinden kaynaklanıyor. Joker, kaosun varlığının düzenden, kendi varlığının da Batman'inkinden bağımsız olamayacağını gayet iyi biliyor. Ama aynı zamanda, varolan düzene ayak uydurmuş, değerlerini düzenin değerlerini baz alarak oluşturmuş bireylerin iyi-kötü ayrımlarının da ne kadar ince olduğunu, ne kadar değişken olduğunu biliyor. Onun yaptığı tek şey de aslında, bu ince çizgilerle oynamak, burunlarının dibindeki yalanları içlerindeki düzenin kaosla kardeşliğini ortaya çıkararak göstermek.

Batman : O halde neden beni öldürmek istiyorsun?
Joker:
(gülerek) Seni öldürmek istemiyorum! Sensiz ben ne yaparım? Gidip o soyguncular mı uğraşayım? Hayır, hayır, HAYIR! Hayır. Sen .. sen... beni tamamlıyorsun!
Batman: Sen para için öldüren bir çöpsün.
Joker:
Onlardan biri gibi konuşma. Değilsin. İstesen bile. Onlar için,sen sadece bir ucubesin, benim gibi! Sana şimdi ihtiyaçları var, ama olmadığı zaman seni bir cüzzamlı gibi dışlayacaklar! Bak, onların ahlakları, prensipleri, kötü bir şaka! Zora geldikleri ilk anda bırakırlar. Onlar sadece dünyanın izin verdiği kadar iyiler. Sana göstereceğim. Riske girdikleri zaman, bunlar... bu uygar insanlar, birbirlerini yiyecekler. Bak, ben bir canavar değilim. Ben sadece ortalamanın üstündeyim.

Two-Face ("İki-Yüzlü", Harvey Dent) ile olan konuşmalarda da aslında bu mesajı bir kez daha alıyoruz. Onun savunduğu gibi, iyilik ve kötülük gibi soyut değerlere dayandırılmış dual bir düşünce sistemi, ahlaki değerler mevcut düzenler içinde aslında yazı-tura gibidir. Koşulları bir yerde şans belirler, ve o şans değerleri de belirler.

İki-Yüzlü : (Gordon'a) Sen kötü bir zamanda iyi adamlar olabileceğimizi düşündün. Ama yanıldın. Dünya zalim ve zalim bir dünyadaki tek değer şanstır. (bozukluğu elinde tutarak)Tarafsız. Önyargısız. Adil.

Joker : (İki-Yüzlü'ye) Kaosla ilgili olay nedir biliyor musun? Adildir. (Dolu bir silahı İki-Yüzlü'ye silahı uzatır, onu öldürüp öldürmeyeceğini görmek için de silahı kendi kafasına doğrultur.)
İki-Yüzlü:(hatıra bozukluğunu gösterir) Yaşarsın, (diğer tarafını gösterir) ölürsün.
Joker: İşte şimdi konuşuyoruz!


Joker'in bilinen "terörist"lerden tüm farkı, onun amacının saf şiddet , gücünü kanıtlamak, para ya da belli bir kesime duyduğu kin duygusu olmaması. Onun hedefinde, hiyerarşisindeki tüm basamaklarıyla beraber tüm sistem var. İyi kötü ayrımı yapmaksızın. Bunun içinde iyiyle kötünün tanımına saldırıyor, en açık hedef olarak.

Sonuç olarak, öyle sanıyorum ki öncüllerinin pek çoğundan Kara Şövalye filmini farklı kılan da Joker de düğümlenen sistem karşıtlığı. Kötü adam ölmüyor, iyiler kazanmıyor. Çünkü aslında keskin bir iyi-kötü ayrımı kalmıyor. Her ne kadar yöntemini kabul edemeyecek olsam da, Joker'in griliğe ve aslında tüm renk ayrımlarına karşı bize sunduğu, kaosun içindeki o leziz adalet anlayışı bence takdiri hak ediyor.

0 yorum

Yorum Gönder

Eyyvah Eyvah