seri filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seri filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Wolverine'in Doğuşu -2-

Yazar: Platypus

X-MEN ORIGINS: WOLVERINE
Yönetmen : Gavin Hood
Senaryo: David Benioff, Skip Woods
Tür:
Macera, bilimkurgu,gerilim, fantastik Yapım Yeri/Tarihi/ Dili: USA /2009/ İngilizce
Süre: 126 dakika Oyuncular :Hugh Jackman (James Logan/Wolverine), Lynn Collins (Katya Siverfox), Ryan Reynolds(Wade Wilson/Deadpool), Liev Schreiber(Victor Creed/Sabretooth),Danny Huston (Stryker), Will.i.am(John Wraith), Taylor Kitsch (Remy LeBeau/Gambit), Tim Pocock (Scott Summers/Cyclops), Dominic Monaghan (Bradley), Daniel Henney (David North/Agent Zero)
Konu Özeti :
James Logan (Wolverine) ve Victor Creed (Sabretooth), çocukken Logan'ın babalarını öldürmesi sonucu kaçarlar. William Stryker adında bir adam tarafından bulunan ve mutantlardan oluşan özel bir gruba katılmaları için eğitilen ikilinin yolları, Logan'ın örgütü bırakıp Kanada'ya gitmesiyle ayrılır.

Yıllar sonra Stryker çıkageldiğinde, Logan'dan "Weapon X" isimli yeni projesine katılmasını ister. Teklifi reddeden Logan, Sabretooth'un kız arkadaşı Silver Fox'u öldürmesi nedeniyle projeye katılmayı kabul eder. Vücuduna enjekte edilen Adamantium metaliyle artık yenilmez olan Wolverine, Sabretooth'tan intikamını alabilecektir.

X-Men serisinin "spin-off"u X-Men Origins: Wolverine, bizi Logan'ın Wolverine'e dönüştüğü ilk yıllara götürüyor.

IMDB notu: 6.8
IMDB linki :
http://www.imdb.com/title/tt0458525/

Filmi sinemada orjinal sesiyle seyretmek istediğim için biraz gecikmeli de olsa sonunda muradıma erdim, Wolverine'in çocukluğundan hafızasını yitirdiği noktaya kadar nefes almadan seyrettim.

Baştan söyleyeyim, film bana çok kısa geldi. Benim gibi Wolverine hayranları için de benzer hisler uyandırmıştır eminim.

Hugh Jackman kesinlikle harika bir Wolverine. Zaten filme sadece onun için gelen ve Wolverine'i bu filmle tanımış büyük bir kesim vardı (Röportajlarında çekerken çok eğlendiğini söylediği çıplak sahnelerin Jackman hayranları üzerindeki etkisini bilmem söylememe gerek var mı?).

Özel efekt ekibi X-Men filmlerinden beri kendi pek geliştirmemiş görünüyor, ama bu halleriyle de elbette iyi bir iş çıkarmışlar. İşin uzmanı değilim, bu özel efektlerin oluşturulmasından ve mevcut teknolojiden de pek anlamadığımı itiraf etmeliyim. Sadece bir Gambit-sever olarak onun olduğu sahnelerde daha farklı şeyler beklemiştim. Ama Gambit'li sahnelerdeki tek problem efektler değildi. Buna tekrar geleceğiz.

Önce atmosferden biraz bahsedeyim. Filmi Almanya'nın ortasındaki minik bir öğrenci şehrinde İngilizce izledim. Filmin orjinali tercih edenler genellikle yabancı öğrenciler ve dublaja dayanamayan fanatiklerdi gördügüm kadarıyla. Tek bir boş yer yoktu, sonradan öğrendiğim kadarıyla 3. haftasında bütün mantineler (Almanca dublajlı da dahil) tamamen doluydu.


Kendi tepkimden önce Wolverine'i ilk kez bu filmde tanıyanların tepkilerine gelelim. Bilimkurgudan yada X-Men dünyasından pek hazzetmeyenler bile Wolverine'i sevmiş görünüyorlardı. Jackman hayranları filmden çok memnundu. Jackman zaten yüz mimiklerinden ses tonuna, konuşma tarzına kadar tam anlamıyla Wolverine'di. Dolayısıyla Wolverine kendisini daha önce tanımayanların da hayranlığını kazanmış olabilir bu filmle beraber.

X-Men dünyasına ve Wolverine'in geçmişine dair bir bilgisi olanlar içinse film bazı noktalarda tatmin edici değildi.

Film James Logan'ın (Wolverine) Victor Creed'le (Sabertooth) olan ortak geçmişlerini çok çabuk geçti. Bence pekçok Wolverine hayranı Jimmy ile Victor'ın sırt sırta dövüşmekten birbirinden nefret eder hale nasıl geldikleri konusunda biraz daha detay görmek istemiştir. Olaylar ışık hızıyla gelişti, James ve Victor'ı kısa kısa savaşlarda ve sonra da Team X'de gördük. Bu kadarı izleyenlere James ve Victor arasındaki fark konusunda bir fikir veriyor vermesine ama bence bütün filmi bu kadar paketlemeye gerek yoktu.

Yan karakterler konusunda korktuğum olmadı, karakterler etrafta uçuşan hayaletler olarak kalmadılar. Will.i.am beklediğimin çok üstünde bir performans gösterdi. Juggernaut'ın değişimi harikaydı, tam anlamıyla çizgi karakteri karşımda gördüm diyebilirim. Stryker konusunda söylenebilecek pek birşey yok. X-Men'lerdeki Stryker herhalde geçen yıllarla daha hırslı ve nefret dolu olmuş, bu filmde kendisi daha sakin bir tip. Emma Frost'un ablası Silverfox (Lynn Collins) da senaryonun değiştirdiği ve silikleştirdiği karakterlerden (Orjinal Silver Fox sadece Team X'in ona verdiği rejenarasyon yeteneğine sahip, filmde ise dokunduğu kişinin zihnini kontrol edebiliyor). Yine de son sahnelerde biraz daha ağırlıklı bir yer buluyor, zaten Collins kendini belli etmeyi başarıyor. Yüzüklerin Efendisi'nin Pippin'i Bradley (Dominic Monaghan) şiddet yanlısı ekipte çocuksuluğuyla sırıtan tek karakter, ama bunu negatif anlamda söylemiyorum. Özellikle de sirk sahneleri çok güzel olmuş.

Üzerinde durulması gereken üç önemli karakter : Creed, Gambit ve Deadpool.

--!!! DİKKAT!!!! Spoiler içeriyor!!!!---

Önce Deadpool. Ryan Reynolds'ınki bu filmdeki ikinci mükemmel oyunculuktu. Deadpool bütün dengesizliği ve çenesi düşüklüğü ile karşımızda. Her ne kadar senaryodaki "kan bağı nefretten üstündür" felsefesinin sonucunda orjinal hikayesiyle alakasız bir şekilde öldürülse de Deadpool Wolverine'den sonra filme damgasını vuran ikinci karakterdi. Reynolds'ın bu başarısı başlı başına bir Deadpool filmi getirir mi diye düşündüm (jenerikten sonraki sahnede Deadpool'un kafasını alıp "şşş" demesi zaten buna işaret ediyor herhalde) .Yine de karakteri çok saçma bir yerde, daha kendi öyküsünü geliştiremeden harcadılar , ki bence biraz daha fazla Deadpool ve "The Merc with a Mouth" isminin hakkını verecek kendini bilmiş lafları filmi daha eğlenceli yapabilirdi. Tabii filmde bir de çok büyük başka saçmalıklar/uyuşmazlıklar var. Weapon XI filmde Deadpool olarak adlandırılıyor. Orjinalinde de isim aynı olsa da öykü farklı: Deadpool akciğer kanseri yüzünden Stryker'la Weapon XI olmak için anlaşıyor, Stryker ona Wolverine'den aldıkları rejenarasyon yeteneğini katıyor ve kanser yok oluyor. Tabii Stryker'ın değişiklikleri bunlarla kalmıyor. Deadpool asıl çizgi romanda ve de filmde teleport özelliğini John Wraith'ten, istemli kullanabildiği optik ışınlarını da Cyclops'tan bu Weapon XI projesi sırasında alıyor. Film elbette konuyu kendine göre çarpıtmış. Aslında çarpıtmadan da Deadpool'un X-men dünyasındaki önemini yansıtabilirlerdi ( Orjinalinde Deadpool sadece biraz dengesiz (!) ama süper-kötülerden değil). Ufak bir dipnot daha: Ryan Reynolds Weapon XI'ı oynamıyor, onun yerine uzakdoğu sporlarında daha yetkin olan ve Reynolds'a yeterince benzeyen Scott Adkins'i görüyoruz aslında. Eğer Deadpool filmi gelirse, Reynolds'ı mı Adkins'i mi yoksa yine ikisini birden mi göreceğiz o da tam belli değil.

Victor Creed'i henüz daha insansıyken görüyoruz filmde, sırf bu bile yeterli aslında. Her ne kadar Creed X-Men filmlerine göre biraz çekmiş dursa da karakter Liev Schreiber'in üstüne tam oturmuş. Hemen belirteyim, önceki filmlerdeki Sabretooth Schreiber değil.

Kendisi de röportajlarında aradaki farkın ilk başta bilincinde olmadığını söylemiş. Hayran tepkilerini okuduktan sonra vücut geliştirme yapması gerektiğini farketmiş ve Hugh Jackman'la beraber haftanın altı günü özel bir programa girmişler. Sonucun her iki karakter için de pozitif olduğu açık. X-men filmlerinde Sabretooth'un Logan'ı tanımadığını farkedenler olmuştur, bu ilk baştan gelen bir saçmalıktı aslında. Logan'ın hafızasını kaybettiğini düşünürsek onun açısından oturuyor ama Sabretooth değişime uğrasa da hafızası gayet yerinde olmalı.

Logan-Creed ilişkisinde bir yin-yang durumu söz konusu. Creed ile kana susamış bir hayvan var karşımızda. Logan'la aralarındaki en büyük fark da bu. Ama daha önemlisi Creed'in Logan'a olan bağlılığını daha filmin başında , Logan hastayken yatağının başında endişeyle beklediği andan itibaren hissediyoruz. Logan da bütün vahşiliğine rağmen her durumda Creed'i savunmaktan vazgeçmemiş, sadece onu dizginlemeye çalışıyor.

Creed'in daha da vahşileşmesinde Logan'ın onu terk etmesinin de büyük etkisi var. Schreiber kimi yerlerde Creed'in kızgınlık, nefret ve kıskançlıkla yoğrulmuş hislerini sadece bakışlarıyla bile verebiliyor. Hugh Jackman'ın da dediği gibi Schreiber döneminin en iyi aktörlerinden ve Jackman-Schreiber izlemesi çok keyifli bir efsane yaratıyor.

Ve Gambit. Benim için tam bir hayal kırıklığı. Orjinal X-Men serisinin ele avuca sığmayan, problemli, karizmatik ve çapkın fransızı bu filmde öylesine silik ki... Aklımda kalan tek güzel ayrıntı Creed'in bile onunla çarpışmak istememesi. Wolverine'le aralarında oluşması gereken o karakter zıtlığı da yok. Nedeni belirsiz bir şekilde birbirlerine gıcık görünüyorlar, ama bu son derece yapay duruyor.

Gambit'in oraya sırf hayranlarını mutlu etsin diye eklendiği hissinden kurtulamadım film boyunca. Ayrıca ne yazık ki tahmin ettiğim gibi Taylor Kitsch hiç de Gambit gibi durmuyor, ne hareketler ne aksan. Film boyunca ve de sonunda "Keşke Josh Hartnett olsaydı!" diye yakınmaktan kendimi alamadım, Hartnett en azından görsel olarak Gambit'e daha yakın olabilirdi. Gösterimden önce Gambit için de bir film gelmesini umuyordum, şimdi diliyorum ki gelmez. Senaristlerin potansiyel sahibi karakterleri inatla lime lime etmesi gözümü korkuttu. Sanırım hem Gambit hem de Deadpool kendilerine ait bir filmde gerçek öykülerine sahip olamayacaklar ve özellikle de Gambit aslının Made in China taklidi gibi duracak.


Ufak ufak Cyclops ve Emma Frost'u da gördük, hatta dikkatle bakanlar X-Men serisinde geçen pek çok kahramanı (Storm'u bile) çocukluk halleriyle görme şansı yakaladılar. Xavier'in filmin sonunda görünüp X-Men'in ilk kadrosunu toplaması güzel bir ayrıntı. (Bu sahne bana "Gambit niye ilk filmde yoktu?" sorusunu tekrar sordurdu.)

Şu ana kadar Hugh Jackman için birşey söylemedim, çünkü gerek yok. Tek kelimeyle mükemmel, leziz bir performans. Rolün fiziksel ağırlığı tartışılmaz ama Jackman işini çok ciddiye almış, tek bir aksiyon sahnesinde bile eksiklik yok. Çoğunda da dublör kullanmadığı duyumlar arasında. Wolverine her yönden yoğun bir karakter ama Jackman 4.filminde artık bütünüyle Wolverine olmuş. Wolverine'i başka şekilde hayal edemiyorum.
--!!! DİKKAT!!!! Spoiler bitti!!!!---

Son bir not: Yapımcılar korsanlarla savaşmak için filme birden fazla son hazırlamışlar. Ayrıca jenerikten sonra görülen yine çeşitli bonus sahneler var. Artık şansınıza hangisi gelirse.

Wolverine tüm X-men filmlerinde bazıları için ikinci bazıları içinse ilk sırayı alıyor. Ben X-men filmlerini X-men Origins'ten ayırmak gerektiğini düşünüyorum, senaristlerin asla sadık kalmama konusundaki inatları yüzünden. Ayrı düşündüğümüzde notum 10 üzerinden 9.5 (yarım puan Gambit'ten gidiyor!) devam olarak düşünürsek ise 8.5. Bence mutlaka gidin görün, X-men dünyasına yabancı olsanız da. Pişman olmazsınız.

"Wolverine'in Doğuşu" yazısına gitmek için tıklayınız.

Radikal - Wolverine değil, kader "mutant"sın.

Asıklı Suratlı Kahraman, Neşeli Psikopat ve Kaosun Adaleti - 2 -

"Batman: Kara Şövalye" ile ilgili ilk yazıda filmin içeriğindeki çarpıcı noktaları dışarı çekip geri kalanlar hakkında yazmıştım. Şimdi ise bu filmin satır aralarına ineceğim kendimce.

Sinema tarihi başkaldırı filmlerine hiç de yabancı değil. Bu başkaldırı ister kötü adamın iyi adamlara saldırısı şeklinde olsun isterse insanı ezen bir düzene karşı duruş olsun. Sinema tarihi benzeri konuların işlendiği başarılı ve başarısız pek çok filmi kendi içinde barındırıyor.

Hollywood'daki en popüler örnekleri de öyle sanıyorum ki Stanley Kubrick'in Spartacus'üne kadar geri izlenebilir. Varolan düzenle ilgili eleştiriler getiren, bireyin yerini ve niteliğini sorgulayan, hatta alternatif sunan bu tarz filmler, Spartacus'ün McCarthy dönemiyle olan ilişkisinde de görüldüğü gibi, zaman ve mekandaki düşünce akımları ile şekilleniyor elbette. Martin Scorsese, 1976 tarihli Taksi Şöförü'nde yalnız ve dışlanmış bir Vietnam savaşı gazisi olan Travis üzerinden her gün farkına bile varmadan içinde eriyip gittiğimiz, bir anlamda kocaman açık lağımlara dönüşen şehirleşmeyi ve bireyi köşeye iten düzeni kucağımıza bırakıveriyor.Travis'in rahatsızlığına çözüm olarak yavaş yavaş şiddete yöneliyor . Bunun bir bakıma tersini ise Kubrick'in Otomatik Portakal'ından Alex ile görüyoruz. Alex'in bir psikopattan ehlileştirilmiş ama sonunda sistem tarafından acı çektirilen, kötüleşmeye zorlanan bir bireye dönüşümü Travis'in gelişimini zıt gözükse de aslında neden ve sonuç döngüde birleşiyor. Sistemin üzerimizdeki baskısı hep aynı: baştan da alsak, sondan da alsak baskı orada durdukça birşey değişmiyor. Değişen sadece dönemdeki gündem ve metotlar.

80ler sonrasında gelen siberpunk bence bize içinde isyan barındıran filmlerin de en güzellerini getirdi. Teknolojiyi ve bilimi son damlasına kadar kullanan bu filmler, olmuş ve olan dışında gelecekte karşılaşılabilecek sorunları da yaratıcı biçimlerde sundular.Örneğin, bir video ile hükümet devirmenin mümkün olduğunu bize anlatan V (V for Vendetta) aslında hiç de yanılmıyordu. Bireylerin sanal olarak fişlendiği bir dünyada, internetin vardığı son noktada artık çoğu propaganda ve eylem de sanal olarak yapılıyor. İnternetin gücünü arkasına alan bu eylemlerle çeşitli ülkelerde hükümetler sallanıyor, bakanlar, önemli bürokratlar koltuklarını bırakmak zorunda kalıyor.

Büyük ihtimalle türün en popüler ve en çok kazandırmış filmi Matrix oldu. Her ne kadar öncesinde kendine benzeyen çok sayıda filmin arasında sıyrılma nedeni büyük olasılıkla görsel efektleri olsa da, Matrix'de çoğu seyircinin işine içleyen şey belki de gerçekten yavaş yavaş içine gömüldüğümüz makine bağımlılığı ve gelişen teknolojilerin bize karşı kullanılma olasılığının hiç de göz ardı edilemeyecek düzeyde olmasıydı. Bugün tüm kişisel bilgilerimiz, devasa veritabanlarında depolanabiliyor, izleniyoruz ve o veri tabanlarında sayılarla ifade edilecek hale geldik. Eskiden çok uçuk duracak Yapay Zeka hükümetleri fikri artık eskisi kadar uzak değil. Özellikle de insanın elini kattığı her türlü sistemden kurtuluş yolu olarak sunulan seçenekler arasında kulağa o kadar da kötü gelmiyor (bkz. Zeitgeist hareketi.). Peki Matrix'de karşımıza çıkan sadece makinaların despotluğunun yarattığı terör müydü? Hayır. Tüm film serisini tek renk, katı çerçeveleri olan yönetimlerin enerjilerini vermeyi reddeden bireyleri yeraltına gönderecek olması olarak da okuyabiliriz elbette.

Matrix'in ardıllarından İsyan (Equilibrium)'da da Matrix'deki makina hegemonyasının yerini almış eş değer bir insan hükümetini, emrindekileri robotlaştırmasını ve karşıtları kolaylıkla yok etmesini görüyoruz. Aslında konu bakımından pek çok benzerlik barındırıyor bu iki film. Ama en önemlisi her iki filminde temelinde insanın içindeki özgürlük duygusu, insanın içinde barındırdığı "asil" değerlere duyulan güven ve isyankarlık kurtuluşla eş değer oluyor. (Matrix'in ikinci ve özellikle de üçüncü filminde ağır basan ve hayranlarınının çoğunu hayal kırıklığına uğratan Kurtarıcı Mesih benzetmelerini soyutlayarak, ve aslında daha çok ilk filmi baz alarak yapıyorum bu yorumları.)

Şimdiye kadar bahsettiklerimize bir baktığımızda, aslında gördüğümüz şey hikayenin "gri kahramanları"nın (beyaz diyemiyoruz çünkü özellikle kendi karanlıklarının altı çiziliyor, ve bu, sıradan bir insan, eski bir akıl hastası yada eski bir asker gibi bir bireyin gelip kahraman koltuğuna oturduğunda gerçekçi olmasını sağlıyor. ) sisteme karşı dikkat çekme amacında olanlar ya da ister istemez sistemden zarar görenler, ve "karanlık" kesimin de gücü elinde bulunduran topluluklar/kişiler olduğunu görüyoruz. Aslında bu filmlerdeki en ilginç özelliklerden biri de siyah-beyaz ayrımını ortadan kaldırarak renklerin karışmışlığını gözümüze sokmaları.

Kara Şövalye'ye gelirsek...

Öncelikle bir Ak Şövalye (Harvey Dent) var, ve Ak Şövalye yasaların, düzenin temsilcisi. Gri bir kahramınımız var (Kara Şövalye-Batman),ama kahramanımızın griliği kendi metodları konusundaki kafa karışıklığı ve çizgi üzerinde yürür gibi gözükmesinden kaynaklanıyor. Karanlık karakterimiz (Joker) ise bu sefer sistemin üzerine saldıran karakter ve bize Ak'ın o kadar da Ak olmadığını hatırlatan da o. Bir kişiye dahi zarar vermeden kurulacağı iddia edilen sorunsuz, ideal düzenin yaldızlı bir ambalajdan ibaret olduğunu gösteriyor.

Joker: Ah, sen. Benim gitmeme izin veremedin, değil mi? Bu, durdurulamayn bir kuvvet hareket ettirilmez bir objeye çarptığında olan şey. Sen bütünüyle dürüstsün,öyle değil mi? Ha? Sen , yersiz bir üstün görme sebebiyle beni öldürmeyeceksin ve ben de seni öldürmeyeceğim çünkü çok eğlencelisin. Sanırım senin ve benim kaderim bunu sonsuza dek yapmak.
Batman :
Bir hücrenin içinde sonsuza dek kelepçeli olacaksın.
Joker: Belki bir tanesini paylaşabiliriz. Biliyorsun, bu şehirde yaşayanların akıllarını kaçırma hızı
nı düşünürsek, bir hücreye iki tane sıkıştıracaklar.
Batman : Bu şehir iyiye inanmaya hazır insanlarla dolu olduğunu gösterdi.

Joker :
Cesaretleri tamamen kırılana kadar. Gerçek Harvey Dent'e ve onun yaptığı tüm o kahramanca şeylere bakana kadar. Gotham'ın ruhunu seninle bilek güreşinde kaybetme riskini alacağımı düşünmedin
değil mi? Hayır, elinde bir As olmalı. Benimki Harvey.
Batman:
Ona ne yaptın?

Joker: Gotham'ın Ak Şövalyesi'ni aldım ve bizim seviyemize getirdim. Zor olmadı. Bak, delilik, senin de bildiğin gibi, yerçekimi gibidir. Tek gereken ufak bir itme!

Joker, düzenle dalgasını geçer gibi gözükse de düzen olmasa kendisinin Joker olmayacağının da farkında. Onun bir tek amacı var: Renkler ayrımının saçmalığı, saf bembeyaz olmanın imkansızlığı ve kaosun barındırdığı derin adalet. Onun getirdiği kaosun barındırdığı adalet, belli bir kesimin değil herkesin etkilenmesinden, herkesin hedef oluvermesinden kaynaklanıyor. Joker, kaosun varlığının düzenden, kendi varlığının da Batman'inkinden bağımsız olamayacağını gayet iyi biliyor. Ama aynı zamanda, varolan düzene ayak uydurmuş, değerlerini düzenin değerlerini baz alarak oluşturmuş bireylerin iyi-kötü ayrımlarının da ne kadar ince olduğunu, ne kadar değişken olduğunu biliyor. Onun yaptığı tek şey de aslında, bu ince çizgilerle oynamak, burunlarının dibindeki yalanları içlerindeki düzenin kaosla kardeşliğini ortaya çıkararak göstermek.

Batman : O halde neden beni öldürmek istiyorsun?
Joker:
(gülerek) Seni öldürmek istemiyorum! Sensiz ben ne yaparım? Gidip o soyguncular mı uğraşayım? Hayır, hayır, HAYIR! Hayır. Sen .. sen... beni tamamlıyorsun!
Batman: Sen para için öldüren bir çöpsün.
Joker:
Onlardan biri gibi konuşma. Değilsin. İstesen bile. Onlar için,sen sadece bir ucubesin, benim gibi! Sana şimdi ihtiyaçları var, ama olmadığı zaman seni bir cüzzamlı gibi dışlayacaklar! Bak, onların ahlakları, prensipleri, kötü bir şaka! Zora geldikleri ilk anda bırakırlar. Onlar sadece dünyanın izin verdiği kadar iyiler. Sana göstereceğim. Riske girdikleri zaman, bunlar... bu uygar insanlar, birbirlerini yiyecekler. Bak, ben bir canavar değilim. Ben sadece ortalamanın üstündeyim.

Two-Face ("İki-Yüzlü", Harvey Dent) ile olan konuşmalarda da aslında bu mesajı bir kez daha alıyoruz. Onun savunduğu gibi, iyilik ve kötülük gibi soyut değerlere dayandırılmış dual bir düşünce sistemi, ahlaki değerler mevcut düzenler içinde aslında yazı-tura gibidir. Koşulları bir yerde şans belirler, ve o şans değerleri de belirler.

İki-Yüzlü : (Gordon'a) Sen kötü bir zamanda iyi adamlar olabileceğimizi düşündün. Ama yanıldın. Dünya zalim ve zalim bir dünyadaki tek değer şanstır. (bozukluğu elinde tutarak)Tarafsız. Önyargısız. Adil.

Joker : (İki-Yüzlü'ye) Kaosla ilgili olay nedir biliyor musun? Adildir. (Dolu bir silahı İki-Yüzlü'ye silahı uzatır, onu öldürüp öldürmeyeceğini görmek için de silahı kendi kafasına doğrultur.)
İki-Yüzlü:(hatıra bozukluğunu gösterir) Yaşarsın, (diğer tarafını gösterir) ölürsün.
Joker: İşte şimdi konuşuyoruz!


Joker'in bilinen "terörist"lerden tüm farkı, onun amacının saf şiddet , gücünü kanıtlamak, para ya da belli bir kesime duyduğu kin duygusu olmaması. Onun hedefinde, hiyerarşisindeki tüm basamaklarıyla beraber tüm sistem var. İyi kötü ayrımı yapmaksızın. Bunun içinde iyiyle kötünün tanımına saldırıyor, en açık hedef olarak.

Sonuç olarak, öyle sanıyorum ki öncüllerinin pek çoğundan Kara Şövalye filmini farklı kılan da Joker de düğümlenen sistem karşıtlığı. Kötü adam ölmüyor, iyiler kazanmıyor. Çünkü aslında keskin bir iyi-kötü ayrımı kalmıyor. Her ne kadar yöntemini kabul edemeyecek olsam da, Joker'in griliğe ve aslında tüm renk ayrımlarına karşı bize sunduğu, kaosun içindeki o leziz adalet anlayışı bence takdiri hak ediyor.

Asıklı Suratlı Kahraman, Neşeli Psikopat ve Kaosun Adaleti - 1 -

Yazar: Platypus

KARA ŞÖVALYE
Orijinal İsim : The Dark Knight
Yönetmen : Christopher Nolan
Senaryo:
Jonathan Nolan, Christopher Nolan, David S. Goyer, Bob Kane
Tür:
Macera, gerilim
Yapım Yeri/Tarihi/ Dili: USA /2008/ İngilizce
Yapımcı:
Christopher Nolan, Charles Roven, Benjamin Melniker, Emma Thomas, Jordan Goldberg, Kevin De La Noy
Süre:
126 dakika
Oyuncular :Christian Bale, Heath Ledger, Maggie Gyllenhaal, Michael Caine, Aaron Eckhart, William Fichtner, Morgan Freeman, Gary Oldman, Edison Chen, Cillian Murphy, Eric Roberts,
Konu Özeti :
'The Dark Knight' da, Batman suça karşı savaşını daha da ileriye götürüyor: Teğmen Jim Gordon ve Bölge Savcısı Harvey Dent’in yardımlarıyla, Batman, şehir sokaklarını sarmış olan suç örgütlerinden geriye kalanları temizlemeye girişir. Bu ortaklığın etkili olduğu açıktır, ama ekip kısa süre sonra kendilerini, Joker olarak bilinen ve Gotham şehri sakinlerini daha önce de dehşete boğmuş olan suç dehasının yarattığı karmaşanın ortasında bulurlar.
IMDB notu:
9.0 IMDB EN İYİ 250 FİLM listesinde 6. sırada.
IMDB linki : http://www.imdb.com/title/tt1099212/

Bu senenin belki de en çok konuşulan filmi oldu Kara Şövalye. Heath Ledger'ın ölümü ve Christian Bale'in 60 yaşındaki annesini hastanelik etmekten ötürü tutuklanmasının da katkısı oldu kuşkusuz. Bunun yanında bu filmi çok sevenler kadar nefret edenler de oldu. Filmin içindeki karakterlerin kendisinden önceki başka filmlerden beslendiğini ve sinema tarihi konusundaki cehaletin ona bu başarıyı sağladığını düşünenler de. Ne olursa olsun bu film tüm Batman serileri, hatta gelmiş geçmiş tüm gerilim filmleri içinde kendine has bir yer edindi.

Burada filme iki bölüm halinde yaklaşmak daha doğru olur diye düşünüyorum. İlk bölümde filmin kendisi hakkındaki yorumlarımı, ikincisinde de filmin konuşmalarında, karakterlerin bakış açılarında saklananlar ve daha fazlası hakkında görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. (Her ikisinin de son derece amatör olduğunu en başta belirteyim.)

Nolan'ın Batman serisi, hikayeye yaklaşımı, son derece gerçekçi kötü karakterleri ve Batman'in süper güçleri olmayan tek süper kahraman olmasına sürekli vurgu yapması ile diğer tüm Batman'lerden ayrılıyor. Bruce Wayne'in Batman haline gelişini izlediğimiz ilk film "Batman Başlıyor"un sonunda sonraki filmde Joker'le tanışacağımızı anlamıştık. (Son sahnedeki patlama ve etrafa saçılan jokerler...) Büyük bir merakla kimin oynayacağını beklerken karşımıza genç ve yetenekli Heath Ledger çıktı.

Elbette en büyük soru işareti Jack Nicholson ustanın Joker'iyle başa çıkabilecek miydi Ledger'in Joker'i?

Filmi daha izlemeden, fragmanda Joker'in kahkasını duyduğum andan itibaren biliyordum ki evet, olmuştu. Gerçek Joker'le karşı karşıyaydık ve Ledger, Nicholson'ın mülayim Joker'ini yenmişti.

Batman'in çizgi romanından Joker'i tanıyanlar, onun önceki filmlerde Jack Nicholson'ın canlandırdığından daha korkutucu bir karakter olduğunu bilirler. (Nicholson kategorisinde bakarsak daha çok Shining ayarındadır aslında Joker, sadece ne yaptığının son derece farkındadır). Joker'i zaten diğer protagonistlerden ayıran da budur: Kendisi diğerleri gibi para , şan şöhret peşinde değildir (O yüzden de rahatlıkla ufak boyutlarda bir tepe haline gelmiş para yığınını çekinmeden ateşe verebilir, şaşırmayın). O suça aşıktır ve Batman'e birebir denk gelebilecek güçteki tek delimiz de odur (ve benim favorimdir). Kendi deyimiyle Batman'in varlığı sayesinde artık suçla savaşmaktan korkmayan bu şehir daha kaliteli bir suçluyu haketmektedir ve o da bunu onlara verecektir. Kaybedecek birşeyi de yoktur üstelik. Tek takıntısı, hiç kimsenin zarar görmesinin istenmediği, herkesin eşit olduğu düzenin kocaman bir yalan olduğunu herkese göstermektir.

İşte bu filmde Joker'i aynen bu şekilde görebiliyoruz.

Yalnız Ledger'in Joker'inde başka şeyler de var. Bir kere filmdeki (Batman de dahil) tüm diğer kahramanları gölgede bıraktığı kesin. Filmin ismi Joker olsaydı da kimse karşı çıkmazdı sanırım. İkincisi, Joker'in kafasının nasıl işlediğini görebiliyoruz. Çünkü sanki Joker beyaz perdeye gelmiş, kendisinden esinlenilerek yaratılan bir kahramanı anlatıyor. Ve üçüncüsü, belki de en ilginci : Joker'i her zaman Batman'den daha fazla sevdiğim için beni bir kenara bırakalım, ama konuştuğum hemen herkes filmden Joker'e hayran ayrıldığını söyledi. Yani filmden kötü kahramana hayranlıkla ayrılıyorsunuz. Çocuklar Batman'den çok Joker oyuncaklarına rağbet ediyorlar. Bunda Joker karakterinin altında gizlenen mesajların da etkisi var mı, tartışılır. Ama filmde Joker'in Batman'den daha gerçek ve daha etkileyici olmasının da payı tartışılmaz. Bu Ledger'ın başarısı.


Bu filmin kolay kolay hafızalardan silineceğini sanmıyorum. Elbette Heath Ledger'ın aramızdan çok erken ayrılmış olması da bu filme ayrı bir efsane katacak, her ne kadar doğrudan olmasa da.

Oscar'a gelince, Ledger bence En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü alacak. Hemen herkes bu konuda hem fikir. Peki hayatta olsaydı farklı mı olurdu? Bence tek farkı, Kodak Theater'a gidip ödülü kendi ellerine alması olurdu.

Peki Joker'i içinden çekelim ve filmin geri kalanına bakalım.

Bu filmde, artık Batman kimliğini kabullenmiş bir Bruce Wayne ve Batman'in varlığına sırtını yaslamış bir Gotham şehri var (Zaten Joker'i harekete geçiren de bu sorgusuz güven oluyor). Batman ise Joker gibi kendi dengi bir rakip karşısında ilk sınavını verecek. Batman-Bruce Wayne arasındaki kimlik karmaşası da henüz dinmemiş üstelik. Yani Batman kendisinin negatifi gibi duran Joker'le uğraşacak ama bir yandan da bastığı yerden emin olmayan, içten içe tökezleyen bir Batman'den kaderini kabullenmiş, mağrur Kara Şövalye'ye dönüşmeye çalışacak.

Christian Bale, Batman Başlıyor'da sanırım daha iyiydi. Bu filmde yolunda gitmeyen birşeyler olduğu hissinden kurtulamadım. Ya Ledger'ın oyunculuğu ister istemez Bale'i kenara itti ya da gerçekten bu sefer Batman ile Bale birebir uyuşamadılar. Yine de kesinlikle kötü değildi, hatta Keaton'dan sonra en iyi ikinci Batman bile olabilir Bale.

Harvey Dent rolünde Aaron Eckhart çok iyi. Harvey Dent'i filmin sonunda kısa bir süreliğine de olsa Two-Face olarak yakalıyoruz. Niye bu filmde bu kadar kısa bir süreye sıkıştırıldığını tam olarak çözemedim ama kesin olan şey Two-Face'in 3. filmde olmayacağı.

Filmin sonunda tek sevindiğim şey Rachel'ın bundan sonra ortalıkta olmayacak olmasıydı. Her ne kadar Ak Şövalye Kara Şövalye biraz da onun sayesinde belli olacak olsa da , Rachel'in varlığı filme önemli bir farklılık katmıyor. Maggie Gyllenhaal birkaç sahne dışında kendini göstermeyi başaramıyor, zaten çok da sevimli olmayan Rachel karakteri de iyice sevimsizleşiyor benim gözümde. Yine de Gyllenhaal, Katie Holmes'a kıyasla çok daha iyi Rachel rolünde.

Filmin yapımıyla ilgil notlara girmiyorum, çünkü internette bu konuda çok fazla video var ve bence eğer kamera arkasını merak ediyorsanız o videoları izlemelisiniz.

İkinci bölüme kadar Kara Şövalye için söylenebilecekler bu kadar. Tadı damağınızda kalacak bir film, izlemenizi tavsiye ederim.

Benim kişisel notum 10 üzerinden 9.

Ayrıca bu film ile Heath Ledger da kaliteli oyuncular listemde üst sıraları garantiledi. Ne yazık ki başka filmlerini göremeyeceğiz.




Ufak bir not: Şimdiden sonraki filmde Riddler'ı kimin canlandıracağı sorusu gündemde. Bazı duyumlara göre Johnny Depp bu rol için kendisine sunulan teklifi reddetmiş. Eski Batman serisinin üçüncü filminde Riddler'ı Jim Carrey canlandırmıştı ve Carrey'nin bu filmdeki performansının şimdiye kadarki en iyi performanslarından biri olduğunu hatırlatalım.

Wolverine'in Doğuşu

by Platypus

Başlamadan önce size tavsiyem "X-Men Origins : Wolverine" fragmanını izlemeniz. Dilerseniz şimdi anasayfadan yada menümüzden izleyebilirsiniz.

3 filmlik X-men serisinin son filmi "X-Men III: Son Direniş" gösterime girdikten hemen sonra kulağımıza Wolverine'e ayrı bir film çekileceği yönünde dedikodular çalınmaya başlamıştı. Benim gibi Wolverine hayranlarının zaten en başından beri beklediği bir şeydi bu.

Önce ayrı bir çizgi seri yayınlandı (Wolverine Origins) ve bu sene ilk X-Men Origins filminde Wolverine'i izleyeceğiz.

X-Men serilerinde olduğu gibi Wolverine rolünde yine Hugh Jackman var. Bazı Wolverine hayranları onun bu role kesinlikle gitmediğini düşünüyorlar. Duyduğum nedenlerden biri 2 boyutlu Wolverine'in Jackman'a fiziksel olarak hiç benzememesi. Bu konuda biraz haklı olabilirler, ama yine de Jackman işini ne kadar ciddiye aldığını bir kere daha gösterdi diye düşünüyorum. Sorun fiziki görünümse, Jackman filmden önce yeterince kas yapmış, dövüş dersleri almış, özel hocalarla çalışmış ve biraz daha kısa boylu da olsa Wolverine kılığına oturmuştu. Wolverine'in tam bir "karakter" olmasından dolayı aslında beyaz perdede canlandırmanın o kadar kolay olmayacağını ve Jackman'ın da bunu kıvıramayacağını düşünenler de vardı mutlaka. Yine de bence, tüm X-Men serisi boyunca Wolverine'in esprili ama sert mizacını inanılmaz bir ustalıkla canlandırdı ve öyle sanıyorum ki anti-Jackman'cıların çoğu da fikrini değiştirdi . İlk X-Men'den önce benim de kendisi hakkında kuşkularım vardı ama artık benim için Hugh Jackman = Wolverine.

Geçtiğimiz Aralık ayında merakla beklediğimiz "X-Men Origins : Wolverine" fragmanı sonunda yayınlandı. Fragman herkesin beklediği gibi heyecan ve merak uyandırıyordu ama beklemediğimiz şeyler de gördük.

Filmin en heyecan verici yanlarından biri tüm X-Men serisi boyunca inatla kadroya katılmayan Gambit'in yanı sıra Deadpool ve Silverfox'u da görme şansı yakalıyoruz olmamız.


Evet, Gambit Wolverine'in öyküsünde. Sonunda Gambit'i de görecek olmak güzel. Ama Gambit'in bu filmde ne işi olduğunu çözmek cidden zor. Eğer film yapımcıları üç film boyunca Gambit'in yokluğuyla ilgili aldıkları şikayetleri bu filmle gidermeye karar verdilerse, kesinlikle çuvallayacaklar. Çünkü benim bildiğim kadarıyla ikisinin geçmişte pek de bir bağı olmadı. (İkiliye ait ufak bir mini seri var ama bildiğim kadarıyla bunun dışında, X-Men öncesi bir bağlantıları yok.) Gambit son derece popüler bir karakter ve eğer filmde, doğru düzgün bir girişi olmazsa ve Gambit'in (bence en az Wolverine'inki kadar ilginç olan) orjinal hikayesini filme uysun diye değiştirirlerse büyük hayran kitlesine sahip bir karakteri harcamış olacaklar. Gambit'in filme girişiyle ilgili en mantıklı açıklama filmin hem geçmiş hem şimdiyi içinde barındırması ve Gambit'le Wolverine'in de "şimdi" kısmında karşılaşması olacak.

X-Men Origins serisinin devam edeceği yönünde söylentiler ağırlıkta. Şimdiye kadar kulağımıza çalınan olası devam filmleri ise Magneto, Emma Frost, Gambit ve Storm. Aslında X-Men Origins: Magneto neredeyse kesinleşmiş durumda ve zaten Wolverine'i çekip de Magneto'yu atlamak da olmaz.

Elbette film Wolverine'in geçmişi üzerine olunca ezeli düşmanı Victor Creed, nam-ı diğer Sabertooth olmazsa olmaz. Yalnız bu filmde, fragmanlardan gördüğümüz kadarıyla Sabertooth biraz çekmiş. Yine de dönüşüm öncesi bir Sabertooth izlemek çok zevkli olacak.


Filmde Gambit rolünde Taylor Kitsch, Victor Creed rolünde Liev Schreiber, Deadpool rolünde Ryan Reynolds ve Silverfox rolünde de Lynn Collins'i izleyeceğiz.

Ryan Reynold fragmanda gördüğümüz kadarıyla Deadpool için ideal bir seçim. Ancak Taylor Kitsch için aynısını söyleyemeyeceğim. Gambit rolü için Kitsch'in yanı sıra Josh Holloway de gündemdeydi ve Holloway Gambit'e daha çok giderdi diye düşünüyorum. Liev Schreiber zaten harika bir aktör. Sabertooth için de biçilmiş kaftan. Sadece daha önce de dediğim gibi, Wolverine'in iri olmamasından şikayet edenlere bir adet çekmiş Sabertooth sunuyor bu film, ve bu haliyle Sabertooth'un yanında Wolverine hiç mi hiç göze batmıyor.

Sonuçta film konusunda son derece heyecanlıyım ve gösterime girceği 1 Mayıs'ı iple çekiyorum. Ama fragmanların hiçbiri beni yeterince memnun etmedi. Umuyorum ki bu, sadece fragmanın kısalığındandır.

Bir Vampire Aşık Olmak

Yazar: Platypus
ALACAKARANLIK

Orijinal İsim :
Twilight
Yönetmen : Cathrine Hardwicke
Senaryo: Stephanie Meyer (kitap), Melissa Rosenberg
Tür: Fantastik, gerilim, romantik
Yapım Yeri/Tarihi/ Dili:
USA /2008/ İngilizce
Yapımcı:Wyck Godfrey, Michele Imperato, Karen Rosenfelt, Jamie Marshall, Greg Mooradian, Mark Morgan, Patrick Thomas Smith
Süre: 122 dakika
Oyuncular : Kirsten Stewart, Robert Pattinson, Billy Burke, Ashley Greene, Nikki Reed, Jackson Rathbone, Kellan Lutz, Peter Facinelli, Taylor Lautner, Cam Gigandet, Elizabeth Reaser, Edi Gathegi, Rachelle Lefevre
Konu Özeti :
On yedi yaşındaki Isabella Swan babası Charlie ile birlikte yaşamak üzere küçük bir kasaba olan Forks, Washington’a taşınır. Burada yüz sekiz yaşında bir vampir olup, on yedi yaşında görünen gizemli sınıf arkadaşı Edward Cullen ile tanışır. Edward’ın ilk başlarda romantizmden uzak durmaya çalışmasına rağmen sonrasında birbirlerine aşık olurlar. Üç göçebe vampir James, Victoria ve Laurent geldiğinde Bella’nın hayatı tehlikeye girer ve Edward’ın ailesi Alice, Carlisle, Esme, Jasper, Emmett ve Rosalie onun hayatını çok geç olmadan kurtarmak için uğraşırlar.
IMDB notu: 6.1
IMDB linki : http://www.imdb.com/title/tt1099212/

Alacakaranlık, Stephanie Meyer'in dört kitaplık Alacakaranlık serisinin ilk kitabından uyarlandı. Kitapları okumadığım için uyarlama başarısı konusunda yorum yapamıyorum ; tüm yorumlarım sadece film ile ilgili olacak.

Karşımızda çok yeni olmasa da enterasan bir vampir öyküsü var. Baş rollerdeki karakterlerimiz insanların köşe bucak kaçağı tipler değiller, hatta özellikle de Edward Cullen, herkesin (özellikle de genç kızların) tanışmak isteyeceği bir vampir! Vampirlerimiz insan kanıyla beslenmemeyi seçen, sosyal yaşantıya uyum sağlamaya çalışan ve sürekli son model otomobillerde gezen "vejeteryan" ve aristokrat vampirler. (Kısa bir not : Ailenin filmde kullandıkları arabalarına bir göz atalım: Edward - Gümüş Volvo S60R, Rosalie kırmızı BMV M3 convertible, Carlisle - Mercedes S55 AMG ve Emmett - Jeep Wrangler )

Kirsten Stewart, Edward'ın bir yakın bir uzak davranışları ve bir de bunun üstüne vampir olduğunu öğrenmesi sonucu ne yapacağını şaşıran Isabella rolünde çok iyi. Kitabı okumadığım için kitaptaki karaktere uymuş mu uymamış mı bir yorum yapamıyorum. Ama filmdeki Bella'nın etrafındaki gençlerden farklılığını, biraz daha içe kapanık, kendi halinde takılan, kendine yeten akıllı kız havasını güzel vermiş. Robert Pattinson da Edward gibi alışılmadık bir vampir için ideal seçim gibi gözüküyor. Romantik sahnelerde daha iyi olabilirdi belki ama genele baktığınızda Pattinson da iyi iş çıkarmış.


Yine de tüm vampir aileisinden en zevkle izleyecekleriniz öyle sanıyorum ki Alice (Ashley Greene) ve Jasper (Jackson Rathbone) olacak. Jasper ailenin en yeni vejeteryanı ve uyum sağlamakta yaşadığı zorluğu gerçekten gözlerinden okuyabiliyorsunuz. Alice ise geleceği görebiliyor, Bella'nın vampir olacağını da görmüş. Ama Edward'ın sürekli altını çizdiği gibi vizyonları değişken, çünkü insanlar onun gördüğünden farklı yolları seçebiliyorlar. (Altta: Alternatif Vampir Ailesi : Emmett Cullen, Rosalie Hale, Esme Cullen, Edward Cullen, Carlisle Cullen, Alice Cullen, Jasper Hale)


Victoria (Rachelle Lefevre) bu filmdeki nomad vampirler arasında, serinin diğer filmlerinde de görülecek olan tek vampir. Son derece güçlü hislere sahip, avlanmayı takıntı haline getiren James(Cam Gigandet) ise bende Edward'dan daha zeki ve karizmatik bir vampir izlenimi bıraktı. Nomadların lideri Laurent rolündeki Edi Gathegi'yi ise Dr. House dizisinin hayranları, filmde uzun saçlı ve deri ceketli de olsa eminim hemen tanımışlardır. Dr. House'un takımındaki genç beyinlerden biri olan Gathegi, Alacakaranlık'ta göçebe ve barışcıl 300 küsur yaşında bir vampir olarak karşımıza çıkıyor.(Altta : James, Laurent, Victoria)

Alacakaranlık'ın esprileri ve bazı replikleri de bir "gençlik filmi"nden beklediğimin çok üstündeydi.

Makyajı kesinlikle çok başarılı. Özellikle de oyuncuların gerçek hallerini gördüğünüz zaman anlıyorsunuz bunu. (Altta: Jackson Rathbone - Jasper Hale, Ashley Greene - Alice Cullen)














Filmin çekildiği yerler ise tek kelimeyle harika. Bütün film bir görsel şenlik. Sadece efektlerden bahsetmiyorum. Zaten vampirlerin vampirliklerini gösterdikleri bir kaç sahne dışında özel efektlere pek rastlamıyoruz. Filmin de odak noktasında bir aksiyon filminden çok garip bir aşk hikayesini var ve filmdeki tüm gerilim ve heyecan da buradan kaynaklanıyor. Yani özel efektelere, en azından serinin ilk filminde, her sahnede rastlamıyoruz.

Vampirler güneş ışığını sevmediği için tüm film boyunca güneşin gözüktüğü topu topu iki üç sahne var. Yani Alacakaranlık'ta hep gri bir gökyüzü var. Ama yine de manzaralar enfes. Yönetmen Catherine Hardwicke de özellikle kapalı ve yağmurlu havalarda çekim yapmakta zorunda olduklarını, birçok yönetmenin aksine hava kapandığında sevindiğini ama yine de çekimlerde çok zorlandıklarını söylüyor.

Filmin müzikleri ise ortalama. Baştan sona sık sık karşınıza çıkan ve bende artık "Twilight müziği" etiketi olusturan bir melodi var, henüz kime ait olduğunu bulamadım. Bence en başarılı müzik-görüntü uyumu vampir ailesinin beyzbol oynadığı sahnede yakalanmış. Muse - Supermassive Black Hole ve doğaüstü güçlerin beyzbol aşkı.

Benim kişisel notum 10 üzerinden 7. Bol ödül alabilecek cinsten bir uyarlama değil ama hoş vakit geçirmek istiyorsanız birebir.

Eyyvah Eyvah

Haftanın Videosu

Milyoner'in Oscarlı şarkısının tamamı ve film oyuncuları.

İzleyiciler

X-Men Origins : Wolverine

Wolverine'in Doğuşu -2
(26/5/2009, Yazan: Platypus) Yorum Gönder
Türkçe Altyazılı Fragman

Hayallerin Peşinde

Hayallerin Peşinde
(15/6/2009, Yazan: Cansuyu) Yorum Gönder
Türkçe Altyazılı Fragman

Baader Meinhof Kompleksi

(Der Baader Meinhof Kompleks)
En İyi Yabancı Film dalında 2009 Oscar Adayı.
(Yönetmen: Uli Edel; Oyuncular: Moritz Bleibtreu, Martina Gedeck, Johanna Wokalek. Almanya/2008 Dil: Almanca,)

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi

Zamanı Tersine Yaşamak
(3/2/2009, Yazan: Platypus) Yorum Gönder
Türkçe Altyazılı Fragman