Duyurular
ÜYE OLUN ya da FAVORİLERİNİZE EKLEYİN, YENİ FİLM YORUMLARIMIZI KAÇIRMAYIN!!
Bir Aradayiz Hepsi Bu

Yazar: Cansuyu
Filmin almancasinin türkce tercümesi, birlikteyken daha az yalniziz. Benim gibi Audrey Tautou hayranlari icin daha da eglenceli gececek film Anna Gavalda'nin romanindan uyarlanmis. Filmden sonra, askin acaba yalnizliktan mi türedigini kendime sordum. Askla ilgili her soru gibi bunu da yanitlayamadim tabi ;)
Ben filmde en cok hepsinin birlikte oturdugu evi sevdim, klasik fakat eglenceli bir stillle dösenmis kocaman bir seydi. Icinde piyano olan, büsbüyük pencereleri ile sarayin bir kati gibiydi. Banyonun duvarlarina resmedilmis, yatak odalarindaki yataklar üzerimde rahatca kahvalti yapabilirsiniz diyordu, arzu eden olursa sevisebilirde! Filmin konusu da tam bu noktada ilginclesiyor zaten. Filmin zeki kadinini yakisikli genc en sonunda tavliyor ama o da ne, kizimizda baglanma ve diger bilumum korkulardan var :D
Ama filmin en seker karakteri hasoglanimizin anneannesi. Ben onun gibi on hatunla on gün gecirebilirim, canim da sikilmaz, eglendigim de yanima kar kalir. Tabii Türkiye`de öyle bir yasli bulmak kolay degil. Birakin sekseni, ellisinde dramatik yüz ifadelerini takip oturuyoruz malum!
Hepinize iyi seyirler, yavas ilerleyen fakat keyif alacaginiz bir film. Bakmayin bazi tanitimlarda drama yazdigina, ilgisi yok.

Wolverine'in Doğuşu -2-
Yazar: Platypus
X-MEN ORIGINS: WOLVERINE
Yönetmen : Gavin Hood
Senaryo: David Benioff, Skip Woods
Tür: Macera, bilimkurgu,gerilim, fantastik Yapım Yeri/Tarihi/ Dili: USA /2009/ İngilizce
Süre: 126 dakika Oyuncular :Hugh Jackman (James Logan/Wolverine), Lynn Collins (Katya Siverfox), Ryan Reynolds(Wade Wilson/Deadpool), Liev Schreiber(Victor Creed/Sabretooth),Danny Huston (Stryker), Will.i.am(John Wraith), Taylor Kitsch (Remy LeBeau/Gambit), Tim Pocock (Scott Summers/Cyclops), Dominic Monaghan (Bradley), Daniel Henney (David North/Agent Zero)
Konu Özeti : James Logan (Wolverine) ve Victor Creed (Sabretooth), çocukken Logan'ın babalarını öldürmesi sonucu kaçarlar. William Stryker adında bir adam tarafından bulunan ve mutantlardan oluşan özel bir gruba katılmaları için eğitilen ikilinin yolları, Logan'ın örgütü bırakıp Kanada'ya gitmesiyle ayrılır.
Yıllar sonra Stryker çıkageldiğinde, Logan'dan "Weapon X" isimli yeni projesine katılmasını ister. Teklifi reddeden Logan, Sabretooth'un kız arkadaşı Silver Fox'u öldürmesi nedeniyle projeye katılmayı kabul eder. Vücuduna enjekte edilen Adamantium metaliyle artık yenilmez olan Wolverine, Sabretooth'tan intikamını alabilecektir.
X-Men serisinin "spin-off"u X-Men Origins: Wolverine, bizi Logan'ın Wolverine'e dönüştüğü ilk yıllara götürüyor.
IMDB notu: 6.8
IMDB linki : http://www.imdb.com/title/tt0458525/
Filmi sinemada orjinal sesiyle seyretmek istediğim için biraz gecikmeli de olsa sonunda muradıma erdim, Wolverine'in çocukluğundan hafızasını yitirdiği noktaya kadar nefes almadan seyrettim.
Baştan söyleyeyim, film bana çok kısa geldi. Benim gibi Wolverine hayranları için de benzer hisler uyandırmıştır eminim.
Hugh Jackman kesinlikle harika bir Wolverine. Zaten filme sadece onun için gelen ve Wolverine'i bu filmle tanımış büyük bir kesim vardı (Röportajlarında çekerken çok eğlendiğini söylediği çıplak sahnelerin Jackman hayranları üzerindeki etkisini bilmem söylememe gerek var mı?).
Özel efekt ekibi X-Men filmlerinden beri kendi pek geliştirmemiş görünüyor, ama bu halleriyle de elbette iyi bir iş çıkarmışlar. İşin uzmanı değilim, bu özel efektlerin oluşturulmasından ve mevcut teknolojiden de pek anlamadığımı itiraf etmeliyim. Sadece bir Gambit-sever olarak onun olduğu sahnelerde daha farklı şeyler beklemiştim. Ama Gambit'li sahnelerdeki tek problem efektler değildi. Buna tekrar geleceğiz.
Önce atmosferden biraz bahsedeyim. Filmi Almanya'nın ortasındaki minik bir öğrenci şehrinde İngilizce izledim. Filmin orjinali tercih edenler genellikle yabancı öğrenciler ve dublaja dayanamayan fanatiklerdi gördügüm kadarıyla. Tek bir boş yer yoktu, sonradan öğrendiğim kadarıyla 3. haftasında bütün mantineler (Almanca dublajlı da dahil) tamamen doluydu.
Kendi tepkimden önce Wolverine'i ilk kez bu filmde tanıyanların tepkilerine gelelim. Bilimkurgudan yada X-Men dünyasından pek hazzetmeyenler bile Wolverine'i sevmiş görünüyorlardı. Jackman hayranları filmden çok memnundu. Jackman zaten yüz mimiklerinden ses tonuna, konuşma tarzına kadar tam anlamıyla Wolverine'di. Dolayısıyla Wolverine kendisini daha önce tanımayanların da hayranlığını kazanmış olabilir bu filmle beraber.
X-Men dünyasına ve Wolverine'in geçmişine dair bir bilgisi olanlar içinse film bazı noktalarda tatmin edici değildi.
Film James Logan'ın (Wolverine) Victor Creed'le (Sabertooth) olan ortak geçmişlerini çok çabuk geçti. Bence pekçok Wolverine hayranı Jimmy ile Victor'ın sırt sırta dövüşmekten birbirinden nefret eder hale nasıl geldikleri konusunda biraz daha detay görmek istemiştir. Olaylar ışık hızıyla gelişti, James ve Victor'ı kısa kısa savaşlarda ve sonra da Team X'de gördük. Bu kadarı izleyenlere James ve Victor arasındaki fark konusunda bir fikir veriyor vermesine ama bence bütün filmi bu kadar paketlemeye gerek yoktu.
Yan karakterler konusunda korktuğum olmadı, karakterler etrafta uçuşan hayaletler olarak kalmadılar. Will.i.am beklediğimin çok üstünde bir performans gösterdi. Juggernaut'ın değişimi harikaydı, tam anlamıyla çizgi karakteri karşımda gördüm diyebilirim. Stryker konusunda söylenebilecek pek birşey yok. X-Men'lerdeki Stryker herhalde geçen yıllarla daha hırslı ve nefret dolu olmuş, bu filmde kendisi daha sakin bir tip. Emma Frost'un ablası Silverfox (Lynn Collins) da senaryonun değiştirdiği ve silikleştirdiği karakterlerden (Orjinal Silver Fox sadece Team X'in ona verdiği rejenarasyon yeteneğine sahip, filmde ise dokunduğu kişinin zihnini kontrol edebiliyor). Yine de son sahnelerde biraz daha ağırlıklı bir yer buluyor, zaten Collins kendini belli etmeyi başarıyor. Yüzüklerin Efendisi'nin Pippin'i Bradley (Dominic Monaghan) şiddet yanlısı ekipte çocuksuluğuyla sırıtan tek karakter, ama bunu negatif anlamda söylemiyorum. Özellikle de sirk sahneleri çok güzel olmuş.
Üzerinde durulması gereken üç önemli karakter : Creed, Gambit ve Deadpool.
--!!! DİKKAT!!!! Spoiler içeriyor!!!!---Önce Deadpool. Ryan Reynolds'ınki bu filmdeki ikinci mükemmel oyunculuktu. Deadpool bütün dengesizliği ve çenesi düşüklüğü ile karşımızda. Her ne kadar senaryodaki "kan bağı nefretten üstündür" felsefesinin sonucunda orjinal hikayesiyle alakasız bir şekilde öldürülse de Deadpool Wolverine'den sonra filme damgasını vuran ikinci karakterdi. Reynolds'ın bu başarısı başlı başına bir Deadpool filmi getirir mi diye düşündüm (jenerikten sonraki sahnede Deadpool'un kafasını alıp "şşş" demesi zaten buna işaret ediyor herhalde) .Yine de karakteri çok saçma bir yerde, daha kendi öyküsünü geliştiremeden harcadılar , ki bence biraz daha fazla Deadpool ve "The Merc with a Mouth" isminin hakkını verecek kendini bilmiş lafları filmi daha eğlenceli yapabilirdi. Tabii filmde bir de çok büyük başka saçmalıklar/uyuşmazlıklar var. Weapon XI filmde Deadpool olarak adlandırılıyor. Orjinalinde de isim aynı olsa da öykü farklı: Deadpool akciğer kanseri yüzünden Stryker'la Weapon XI olmak için anlaşıyor, Stryker ona
Wolverine'den aldıkları rejenarasyon yeteneğini katıyor ve kanser yok oluyor. Tabii Stryker'ın değişiklikleri bunlarla kalmıyor. Deadpool asıl çizgi romanda ve de filmde teleport özelliğini John Wraith'ten, istemli kullanabildiği optik ışınlarını da Cyclops'tan bu Weapon XI projesi sırasında alıyor. Film elbette konuyu kendine göre çarpıtmış. Aslında çarpıtmadan da Deadpool'un X-men dünyasındaki önemini yansıtabilirlerdi ( Orjinalinde Deadpool sadece biraz dengesiz (!) ama süper-kötülerden değil). Ufak bir dipnot daha: Ryan Reynolds Weapon XI'ı oynamıyor, onun yerine uzakdoğu sporlarında daha yetkin olan ve Reynolds'a yeterince benzeyen Scott Adkins'i görüyoruz aslında. Eğer Deadpool filmi gelirse, Reynolds'ı mı Adkins'i mi yoksa yine ikisini birden mi göreceğiz o da tam belli değil.
Victor Creed'i henüz daha insansıyken görüyoruz filmde, sırf bu bile yeterli aslında. Her ne kadar Creed X-Men filmlerine göre biraz çekmiş dursa da karakter Liev Schreiber'in üstüne tam oturmuş. Hemen belirteyim, önceki filmlerdeki Sabretooth Schreiber değil.Kendisi de röportajlarında aradaki farkın ilk başta bilincinde olmadığını söylemiş. Hayran tepkilerini okuduktan sonra vücut geliştirme yapması gerektiğini farketmiş ve Hugh Jackman'la beraber haftanın altı günü özel bir programa girmişler. Sonucun her iki karakter için de pozitif olduğu açık. X-men filmlerinde Sabretooth'un Logan'ı tanımadığını farkedenler olmuştur, bu ilk baştan gelen bir saçmalıktı aslında. Logan'ın hafızasını kaybettiğini düşünürsek onun açısından oturuyor ama Sabretooth değişime uğrasa da hafızası gayet yerinde olmalı.
Logan-Creed ilişkisinde bir yin-yang durumu söz konusu. Creed ile kana susamış bir hayvan var karşımızda. Logan'la aralarındaki en büyük fark da bu. Ama daha önemlisi Creed'in Logan'a olan bağlılığını daha filmin başında , Logan hastayken yatağının başında endişeyle beklediği andan itibaren hissediyoruz. Logan da bütün vahşiliğine rağmen her durumda Creed'i savunmaktan vazgeçmemiş, sadece onu dizginlemeye çalışıyor.
Creed'in daha da vahşileşmesinde Logan'ın onu terk etmesinin de büyük etkisi var. Schreiber kimi yerlerde Creed'in kızgınlık, nefret ve kıskançlıkla yoğrulmuş hislerini sadece bakışlarıyla bile verebiliyor. Hugh Jackman'ın da dediği gibi Schreiber döneminin en iyi aktörlerinden ve Jackman-Schreiber izlemesi çok keyifli bir efsane yaratıyor.
Ve Gambit. Benim için tam bir hayal kırıklığı. Orjinal X-Men serisinin ele avuca sığmayan, problemli, karizmatik ve çapkın fransızı bu filmde öylesine silik ki... Aklımda kalan tek güzel ayrıntı Creed'in bile onunla çarpışmak istememesi. Wolverine'le aralarında oluşması gereken o karakter zıtlığı da yok. Nedeni belirsiz bir şekilde birbirlerine gıcık görünüyorlar, ama bu son derece yapay duruyor.
Gambit'in oraya sırf hayranlarını mutlu etsin diye eklendiği hissinden kurtulamadım film boyunca. Ayrıca ne yazık ki tahmin ettiğim gibi Taylor Kitsch hiç de Gambit gibi durmuyor, ne hareketler ne aksan. Film boyunca ve de sonunda "Keşke Josh Hartnett olsaydı!" diye yakınmaktan kendimi alamadım, Hartnett en azından görsel olarak Gambit'e daha yakın olabilirdi. Gösterimden önce Gambit için de bir film gelmesini umuyordum, şimdi diliyorum ki gelmez. Senaristlerin potansiyel sahibi karakterleri inatla lime lime etmesi gözümü korkuttu. Sanırım hem Gambit hem de Deadpool kendilerine ait bir filmde gerçek öykülerine sahip olamayacaklar ve özellikle de Gambit aslının Made in China taklidi gibi duracak.
Ufak ufak Cyclops ve Emma Frost'u da gördük, hatta dikkatle bakanlar X-Men serisinde geçen pek çok kahramanı (Storm'u bile) çocukluk halleriyle görme şansı yakaladılar. Xavier'in filmin sonunda görünüp X-Men'in ilk kadrosunu toplaması güzel bir ayrıntı. (Bu sahne bana "Gambit niye ilk filmde yoktu?" sorusunu tekrar sordurdu.)
Şu ana kadar Hugh Jackman için birşey söylemedim, çünkü gerek yok. Tek kelimeyle mükemmel, leziz bir performans. Rolün fiziksel ağırlığı tartışılmaz ama Jackman işini çok ciddiye almış, tek bir aksiyon sahnesinde bile eksiklik yok. Çoğunda da dublör kullanmadığı duyumlar arasında. Wolverine her yönden yoğun bir karakter ama Jackman 4.filminde artık bütünüyle Wolverine olmuş. Wolverine'i başka şekilde hayal edemiyorum.
--!!! DİKKAT!!!! Spoiler bitti!!!!---
Son bir not: Yapımcılar korsanlarla savaşmak için filme birden fazla son hazırlamışlar. Ayrıca jenerikten sonra görülen yine çeşitli bonus sahneler var. Artık şansınıza hangisi gelirse.
Wolverine tüm X-men filmlerinde bazıları için ikinci bazıları içinse ilk sırayı alıyor. Ben X-men filmlerini X-men Origins'ten ayırmak gerektiğini düşünüyorum, senaristlerin asla sadık kalmama konusundaki inatları yüzünden. Ayrı düşündüğümüzde notum 10 üzerinden 9.5 (yarım puan Gambit'ten gidiyor!) devam olarak düşünürsek ise 8.5. Bence mutlaka gidin görün, X-men dünyasına yabancı olsanız da. Pişman olmazsınız.
"Wolverine'in Doğuşu" yazısına gitmek için tıklayınız.
Radikal - Wolverine değil, kader "mutant"sın.
Bir Garip Süper Kahraman

Tür : Dram / Fantastik / Aksiyon
Yönetmen : Peter Berg
Senaryo : Vincent Ngo , Vince Gilligan
Yapım : 2008, ABD , 102 dk.
Süper güçleri olan ya da teknolojiyi süper güç gibi kullanan süper kahramanlara hepimiz çok alışığız. Süpermenler, Batmanler, Xmenler... Onlar ,arada gel git yaşasalar da, hep dünyayı kötülükten, yada yokolmanın eşiğinden kurtardılar. Çocukların idolleri oldular, herkes onları hep çok sevdi.
Oysa şimdi önümüzde hayli ilginç bir kahraman var: Alkolik Hancock! Bir yandan düşmanlarla savaşmasına devam ediyor, bir yandan da hiçbir şeye aldırmayan, sinir bozucu, alaycı tavrıyla kötüleri her yakalayışında ortalığı savaş alanına çeviriyor.
Peki Hancock kim? Kendisi de bilmiyor ilk başta, öğrendiğinde ise bizi bir sürpriz bekliyor.Konuya girmek istemiyorum, ilginç ve eğlenceli bir film, izlemenizi tavsiye ederim.
Ben başka şeylere yorum yapayım.
Hancock'un en önemli özelliği adı duyulmamış bir karakter olması. Bu da doğal çünkü Hancock bu film için yaratıldı! Yani bu bir süperkahraman filmi, ama uyarlama değil, tamamen orjinal. Bazıları onu çoktan "indie süperkahraman" ilan etti bile. (Tabii filmde diğer süperkahramanlarla alttan alttan dalga geçilmesi de bunun nedenlerinden biri.)
Hancock'ta hoşuma giden o kadar çok şey var ki... Ama en başta, Clark Kent'ten bir hatırlatma yapalım. Clark Kent, süpergüçlerini sürekli kontrol altında tutması gerektiğini biliyor. Mesela dalgınlıkla birinin elini kontrolsüz sıkarsa o eli kırabilir ve kendisini sürekli kontrol altında tutuyor. Gayet titiz, kontrollü bir süperkahraman olan Süpermen'in tersini alabiliriz Hancock'ta. Mesela Hancock nasıl iniş yapması gerektiğini bilmediği için her seferinde bir sokak haşat oluyor. Hancock'un kendini kontrol etmek gibi bir derdi olmaması, yada bu konuda inanılmaz sarsaklığı zaten başlı başına harika.
Diğer güzel yakalanan nokta ise bence bir "üniforma"sı olmamasıydı. Kirli, eski püskü kıyafetleri, başından çıkarmadığı gri beresi ve güneş gözlükleriyle bence şimdiye kadarki en karizmatik kahramandı.Ama yine de hapishanede Ray'in ona getirdiği kostümü, göreve çağrıldığında giyiyor ve kostümsüz "cool" bir kahraman görme hayalimiz de suya düşüyor.Ray: (Hancock'a kostümünü gösteriyor) Çağırdıkları zaman için.
Hancock: Bunu giymiyorum,Ray.
Ray: Evet, giyiyorsun.
.....
Hancock: Kıçım açık dövüşürüm ama bununla dövüşmem, Ray.
Ray: Biliyorsun, çıplak da dövüştün. Youtube'da var.

Aslında Hancock'un tüm bu pislik tavırları ve garip yöntemlerinden daha da eğlenceli olan, özellikle de iletişim konusundaki sarsaklığı. Fazlasıyla kafası karışık, farklı ve yalnız. Ayrıca fazlaca asabi. (Özellikle "asshole" kelimesini falza tekrarlamanız halinde kesinlikle sizi atıp tutmaya başlayacağı anlamına geliyor.Bu kısım biraz Hollywood kokmuş, ama çok da fazla şey beklememek gerek neticede.) Ayrıca hiçbir süperkahramanın güçlerini, Hancock'un hapishanede etrafını saran kalabalığı dağıtmakta kullandığı gibi kullanacağını sanmıyorum (Adamlara gerçekten çok acıdım!). Sinirlendiğinde ufak bir çocuğu bile havaya fırlatabilir, kesinlikle bir rol model değil anlayacağınız. Zaten öyle bir kaygısı da yok, ne Hancock'un ne de yaratıcılarının. Yani süperkahraman klasiklerinden sıkıldıysanız önünüzde leziz bir anti-kahraman var.
Kendisinin de dediği gibi elinde süper güçler var ama bu gezegende türünün tek örneği ve "akşamdan kalma haliyle yapabileceğinin en iyisini yapıyor". İnsanlar bu kadar da üstüne gelmemeli!

Özetle filmin konusu çok orjinal olmasa da, karakterin ve esprilerin orjinalliği ayrıca filmdeki dönüşün tam da "Ah, gene aynı Hollywood hikayesine dönüyoruz" dediğim anda beklenmedik bir dönüş yapması yetti de arttı.
Will Smith karaktere çok gitmiş. Hatta Hancock, Smith için yazılmış gibi geldi bana. Zaten o bu karakterlerin adamı, bunu da Hancock'tan önce en iyi Men In Black serisinde gösterdi.
Charlize Theron'un Mary'si de gayet hoş durmuştu. Mary'nin kızdırılmaması gereken bir kadın olduğunu gerçekten hissettim diyebilirim. Ray kesinlikle filmdeki kilit karakterlerden biri. İyilik meleği ve saftirik Ray, Jason Bateman'da hayat buluyor.

Film bence 10 üzerinden 8. Eğlence ve aksiyon aradığınız bir anda açın seyredin.Ben çok güldüm, bir Hollywood filmi olduğunu unutmadan izlerseniz siz de çok eğleneceksiniz.
Asıklı Suratlı Kahraman, Neşeli Psikopat ve Kaosun Adaleti - 2 -
"Batman: Kara Şövalye" ile ilgili ilk yazıda filmin içeriğindeki çarpıcı noktaları dışarı çekip geri kalanlar hakkında yazmıştım. Şimdi ise bu filmin satır aralarına ineceğim kendimce.
Sinema tarihi başkaldırı filmlerine hiç de yabancı değil. Bu başkaldırı ister kötü adamın iyi adamlara saldırısı şeklinde olsun isterse insanı ezen bir düzene karşı duruş olsun. Sinema tarihi benzeri konuların işlendiği başarılı ve başarısız pek çok filmi kendi içinde barındırıyor.
Hollywood'daki en popüler örnekleri de öyle sanıyorum ki Stanley Kubrick'in Spartacus'üne kadar geri izlenebilir. Varolan düzenle ilgili eleştiriler getiren, bireyin yerini ve niteliğini sorgulayan, hatta alternatif sunan bu tarz filmler, Spartacus'ün McCarthy dönemiyle olan ilişkisinde de görüldüğü gibi, zaman ve mekandaki düşünce akımları ile şekilleniyor elbette. Martin Scorsese, 1976 tarihli Taksi Şöförü'nde yalnız ve dışlanmış bir Vietnam savaşı gazisi olan Travis üzerinden her gün farkına bile varmadan içinde eriyip gittiğimiz, bir anlamda kocaman açık lağımlara dönüşen şehirleşmeyi ve bireyi köşeye iten düzeni kucağımıza bırakıveriyor.
Travis'in rahatsızlığına çözüm olarak yavaş yavaş şiddete yöneliyor . Bunun bir bakıma tersini ise Kubrick'in Otomatik Portakal'ından Alex ile görüyoruz. Alex'in bir psikopattan ehlileştirilmiş ama sonunda sistem tarafından acı çektirilen, kötüleşmeye zorlanan bir bireye dönüşümü Travis'in gelişimini zıt gözükse de aslında neden ve sonuç döngüde birleşiyor. Sistemin üzerimizdeki baskısı hep aynı: baştan da alsak, sondan da alsak baskı orada durdukça birşey değişmiyor. Değişen sadece dönemdeki gündem ve metotlar.
80ler sonrasında gelen siberpunk bence bize içinde isyan barındıran filmlerin de en güzellerini getirdi. Teknolojiyi ve bilimi son damlasına kadar kullanan bu filmler, olmuş ve olan dışında gelecekte karşılaşılabilecek sorunları da yaratıcı biçimlerde sundular.Örneğin, bir video ile hükümet
devirmenin mümkün olduğunu bize anlatan V (V for Vendetta) aslında hiç de yanılmıyordu. Bireylerin sanal olarak fişlendiği bir dünyada, internetin vardığı son noktada artık çoğu propaganda ve eylem de sanal olarak yapılıyor. İnternetin gücünü arkasına alan bu eylemlerle çeşitli ülkelerde hükümetler sallanıyor, bakanlar, önemli bürokratlar koltuklarını bırakmak zorunda kalıyor.
Büyük ihtimalle türün en popüler ve en çok kazandırmış filmi Matrix oldu. Her ne kadar öncesinde kendine benzeyen çok sayıda filmin arasında sıyrılma nedeni büyük olasılıkla görsel efektleri olsa da, Matrix'de çoğu seyircinin işine içleyen şey belki de gerçekten yavaş yavaş içine gömüldüğümüz makine bağımlılığı ve gelişen teknolojilerin bize karşı kullanılma olasılığının hiç de göz ardı edilemeyecek düzeyde olmasıydı. Bugün tüm kişisel bilgilerimiz, devasa veritabanlarında
depolanabiliyor, izleniyoruz ve o veri tabanlarında sayılarla ifade edilecek hale geldik. Eskiden çok uçuk duracak Yapay Zeka hükümetleri fikri artık eskisi kadar uzak değil. Özellikle de insanın elini kattığı her türlü sistemden kurtuluş yolu olarak sunulan seçenekler arasında kulağa o kadar da kötü gelmiyor (bkz. Zeitgeist hareketi.). Peki Matrix'de karşımıza çıkan sadece makinaların despotluğunun yarattığı terör müydü? Hayır. Tüm film serisini tek renk, katı çerçeveleri olan yönetimlerin enerjilerini vermeyi reddeden bireyleri yeraltına gönderecek olması olarak da okuyabiliriz elbette.
Matrix'in ardıllarından İsyan (Equilibrium)'da da Matrix'deki makina hegemonyasının yerini almış eş değer bir insan hükümetini, emrindekileri robotlaştırmasını ve karşıtları kolaylıkla yok etmesini görüyoruz. Aslında konu bakımından pek çok benzerlik barındırıyor bu iki film. Ama en önemlisi her iki filminde temelinde insanın içindeki özgürlük duygusu, insanın içinde barındırdığı "asil" değerlere duyulan güven ve isyankarlık kurtuluşla eş değer oluyor. (Matrix'in ikinci ve özellikle de üçüncü filminde ağır basan
ve hayranlarınının çoğunu hayal kırıklığına uğratan Kurtarıcı Mesih benzetmelerini soyutlayarak, ve aslında daha çok ilk filmi baz alarak yapıyorum bu yorumları.)
Şimdiye kadar bahsettiklerimize bir baktığımızda, aslında gördüğümüz şey hikayenin "gri kahramanları"nın (beyaz diyemiyoruz çünkü özellikle kendi karanlıklarının altı çiziliyor, ve bu, sıradan bir insan, eski bir akıl hastası yada eski bir asker gibi bir bireyin gelip kahraman koltuğuna oturduğunda gerçekçi olmasını sağlıyor. ) sisteme karşı dikkat çekme amacında olanlar ya da ister istemez sistemden zarar görenler, ve "karanlık" kesimin de gücü elinde bulunduran topluluklar/kişiler olduğunu görüyoruz. Aslında bu filmlerdeki en ilginç özelliklerden biri de siyah-beyaz ayrımını ortadan kaldırarak renklerin karışmışlığını gözümüze sokmaları.
Kara Şövalye'ye gelirsek...
Öncelikle bir Ak Şövalye (Harvey Dent) var, ve Ak Şövalye yasaların, düzenin temsilcisi. Gri bir kahramınımız var (Kara Şövalye-Batman),ama kahramanımızın griliği kendi metodları konusundaki kafa karışıklığı ve çizgi üzerinde yürür gibi gözükmesinden kaynaklanıyor. Karanlık karakterimiz (Joker) ise bu sefer sistemin üzerine saldıran karakter ve bize Ak'ın o kadar da Ak olmadığını hatırlatan da o. Bir kişiye dahi zarar vermeden kurulacağı iddia edilen sorunsuz, ideal düzenin yaldızlı bir ambalajdan ibaret olduğunu gösteriyor.
Joker: Ah, sen. Benim gitmeme izin veremedin, değil mi? Bu, durdurulamayn bir kuvvet hareket ettirilmez bir objeye çarptığında olan şey. Sen bütünüyle dürüstsün,öyle değil mi? Ha? Sen , yersiz bir üstün görme sebebiyle beni öldürmeyeceksin ve ben de seni öldürmeyeceğim çünkü çok eğlencelisin. Sanırım senin ve benim kaderim bunu sonsuza dek yapmak.
Batman : Bir hücrenin içinde sonsuza dek kelepçeli olacaksın.
Joker: Belki bir tanesini paylaşabiliriz. Biliyorsun, bu şehirde yaşayanların akıllarını kaçırma hızını düşünürsek, bir hücreye iki tane sıkıştıracaklar.
Batman : Bu şehir iyiye inanmaya hazır insanlarla dolu olduğunu gösterdi.
Joker : Cesaretleri tamamen kırılana kadar. Gerçek Harvey Dent'e ve onun yaptığı tüm o kahramanca şeylere bakana kadar. Gotham'ın ruhunu seninle bilek güreşinde kaybetme riskini alacağımı düşünmedin değil mi? Hayır, elinde bir As olmalı. Benimki Harvey.
Batman:Ona ne yaptın?
Joker: Gotham'ın Ak Şövalyesi'ni aldım ve bizim seviyemize getirdim. Zor olmadı. Bak, delilik, senin de bildiğin gibi, yerçekimi gibidir. Tek gereken ufak bir itme!
Joker, düzenle dalgasını geçer gibi gözükse de düzen olmasa kendisinin Joker olmayacağının da farkında. Onun bir tek amacı var: Renkler ayrımının saçmalığı, saf bembeyaz olmanın imkansızlığı ve kaosun barındırdığı derin adalet. Onun getirdiği kaosun barındırdığı adalet, belli bir kesimin değil herkesin etkilenmesinden, herkesin hedef oluvermesinden kaynaklanıyor. Joker, kaosun varlığının düzenden, kendi varlığının da Batman'inkinden bağımsız olamayacağını gayet iyi biliyor. Ama aynı zamanda, varolan düzene ayak uydurmuş, değerlerini düzenin değerlerini baz alarak oluşturmuş bireylerin iyi-kötü ayrımlarının da ne kadar ince olduğunu, ne kadar değişken olduğunu biliyor. Onun yaptığı tek şey de aslında, bu ince çizgilerle oynamak, burunlarının dibindeki yalanları içlerindeki düzenin kaosla kardeşliğini ortaya çıkararak göstermek.
Batman : O halde neden beni öldürmek istiyorsun?
Joker: (gülerek) Seni öldürmek istemiyorum! Sensiz ben ne yaparım? Gidip o soyguncular mı uğraşayım? Hayır, hayır, HAYIR! Hayır. Sen .. sen... beni tamamlıyorsun!
Batman: Sen para için öldüren bir çöpsün.
Joker: Onlardan biri gibi konuşma. Değilsin. İstesen bile. Onlar için,sen sadece bir ucubesin, benim gibi! Sana şimdi ihtiyaçları var, ama olmadığı zaman seni bir cüzzamlı gibi dışlayacaklar! Bak, onların ahlakları, prensipleri, kötü bir şaka! Zora geldikleri ilk anda bırakırlar. Onlar sadece dünyanın izin verdiği kadar iyiler. Sana göstereceğim. Riske girdikleri zaman, bunlar... bu uygar insanlar, birbirlerini yiyecekler. Bak, ben bir canavar değilim. Ben sadece ortalamanın üstündeyim.
Two-Face ("İki-Yüzlü", Harvey Dent) ile olan konuşmalarda da aslında bu mesajı bir kez daha alıyoruz. Onun savunduğu gibi, iyilik ve kötülük gibi soyut değerlere dayandırılmış dual bir düşünce sistemi, ahlaki değerler mevcut düzenler içinde aslında yazı-tura gibidir. Koşulları bir yerde şans belirler, ve o şans değerleri de belirler.
İki-Yüzlü : (Gordon'a) Sen kötü bir zamanda iyi
adamlar olabileceğimizi düşündün. Ama yanıldın. Dünya zalim ve zalim bir dünyadaki tek değer şanstır. (bozukluğu elinde tutarak)Tarafsız. Önyargısız. Adil.
Joker : (İki-Yüzlü'ye) Kaosla ilgili olay nedir biliyor musun? Adildir. (Dolu bir silahı İki-Yüzlü'ye silahı uzatır, onu öldürüp öldürmeyeceğini görmek için de silahı kendi kafasına doğrultur.)
İki-Yüzlü:(hatıra bozukluğunu gösterir) Yaşarsın, (diğer tarafını gösterir) ölürsün.
Joker: İşte şimdi konuşuyoruz!
Joker'in bilinen "terörist"lerden tüm farkı, onun amacının saf şiddet , gücünü kanıtlamak, para ya da belli bir kesime duyduğu kin duygusu olmaması. Onun hedefinde, hiyerarşisindeki tüm basamaklarıyla beraber tüm sistem var. İyi kötü ayrımı yapmaksızın. Bunun içinde iyiyle kötünün tanımına saldırıyor, en açık hedef olarak.
Sonuç olarak, öyle sanıyorum ki öncüllerinin pek çoğundan Kara Şövalye filmini farklı kılan da Joker de düğümlenen sistem karşıtlığı. Kötü adam ölmüyor, iyiler kazanmıyor. Çünkü aslında keskin bir iyi-kötü ayrımı kalmıyor. Her ne kadar yöntemini kabul edemeyecek olsam da, Joker'in griliğe ve aslında tüm renk ayrımlarına karşı bize sunduğu, kaosun içindeki o leziz adalet anlayışı bence takdiri hak ediyor.
Asıklı Suratlı Kahraman, Neşeli Psikopat ve Kaosun Adaleti - 1 -
Yazar: Platypus
KARA ŞÖVALYE
Orijinal İsim : The Dark Knight
Yönetmen : Christopher Nolan
Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan, David S. Goyer, Bob Kane
Tür: Macera, gerilim
Yapım Yeri/Tarihi/ Dili: USA /2008/ İngilizce
Yapımcı: Christopher Nolan, Charles Roven, Benjamin Melniker, Emma Thomas, Jordan Goldberg, Kevin De La Noy
Süre: 126 dakika
Oyuncular :Christian Bale, Heath Ledger, Maggie Gyllenhaal, Michael Caine, Aaron Eckhart, William Fichtner, Morgan Freeman, Gary Oldman, Edison Chen, Cillian Murphy, Eric Roberts,
Konu Özeti : 'The Dark Knight' da, Batman suça karşı savaşını daha da ileriye götürüyor: Teğmen Jim Gordon ve Bölge Savcısı Harvey Dent’in yardımlarıyla, Batman, şehir sokaklarını sarmış olan suç örgütlerinden geriye kalanları temizlemeye girişir. Bu ortaklığın etkili olduğu açıktır, ama ekip kısa süre sonra kendilerini, Joker olarak bilinen ve Gotham şehri sakinlerini daha önce de dehşete boğmuş olan suç dehasının yarattığı karmaşanın ortasında bulurlar.
IMDB notu: 9.0 IMDB EN İYİ 250 FİLM listesinde 6. sırada.
IMDB linki : http://www.imdb.com/title/tt1099212/
Bu senenin belki de en çok konuşulan filmi oldu Kara Şövalye. Heath Ledger'ın ölümü ve Christian Bale'in 60 yaşındaki annesini hastanelik etmekten ötürü tutuklanmasının da katkısı oldu kuşkusuz. Bunun yanında bu filmi çok sevenler kadar nefret edenler de oldu. Filmin içindeki karakterlerin kendisinden önceki başka filmlerden beslendiğini ve sinema tarihi konusundaki cehaletin ona bu başarıyı sağladığını düşünenler de. Ne olursa olsun bu film tüm Batman serileri, hatta gelmiş geçmiş tüm gerilim filmleri içinde kendine has bir yer edindi.
Burada filme iki bölüm halinde yaklaşmak daha doğru olur diye düşünüyorum. İlk bölümde filmin kendisi hakkındaki yorumlarımı, ikincisinde de filmin konuşmalarında, karakterlerin bakış açılarında saklananlar ve daha fazlası hakkında görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. (Her ikisinin de son derece amatör olduğunu en başta belirteyim.)
Nolan'ın Batman serisi, hikayeye yaklaşımı, son derece gerçekçi kötü karakterleri ve Batman'in süper güçleri olmayan tek süper kahraman olmasına sürekli vurgu yapması ile diğer tüm Batman'lerden ayrılıyor. Bruce Wayne'in Batman haline gelişini izlediğimiz ilk film "Batman Başlıyor"un sonunda sonraki filmde Joker'le tanışacağımızı anlamıştık. (Son sahnedeki patlama ve etrafa saçılan jokerler...) Büyük bir merakla kimin oynayacağını beklerken karşımıza genç ve yetenekli Heath Ledger çıktı.
Elbette en büyük soru işareti Jack Nicholson ustanın Joker'iyle başa çıkabilecek miydi Ledger'in Joker'i?
Filmi daha izlemeden, fragmanda Joker'in kahkasını duyduğum andan itibaren biliyordum ki evet, olmuştu. Gerçek Joker'le karşı karşıyaydık ve Ledger, Nicholson'ın mülayim Joker'ini yenmişti.
Batman'in çizgi romanından Joker'i tanıyanlar, onun önceki filmlerde Jack Nicholson'ın canlandırdığından daha korkutucu bir karakter olduğunu bilirler. (Nicholson kategorisinde bakarsak daha çok Shining ayarındadır aslında Joker, sadece ne yaptığının son derece farkındadır). Joker'i zaten diğer protagonistlerden ayıran da budur: Kendisi diğerleri gibi para , şan şöhret peşinde değildir (O yüzden de rahatlıkla ufak boyutlarda bir tepe haline gelmiş para yığınını çekinmeden ateşe verebilir, şaşırmayın). O suça aşıktır ve Batman'e birebir denk gelebilecek güçteki tek delimiz de odur (ve benim favorimdir). Kendi deyimiyle Batman'in varlığı sayesinde artık suçla savaşmaktan korkmayan bu şehir daha kaliteli bir suçluyu haketmektedir ve o da bunu onlara verecektir. Kaybedecek birşeyi de yoktur üstelik. Tek takıntısı, hiç kimsenin zarar görmesinin istenmediği, herkesin eşit olduğu düzenin kocaman bir yalan olduğunu herkese göstermektir.
İşte bu filmde Joker'i aynen bu şekilde görebiliyoruz.
Yalnız Ledger'in Joker'inde başka şeyler de var. Bir kere filmdeki (Batman de dahil) tüm diğer kahramanları gölgede bıraktığı kesin. Filmin ismi Joker olsaydı da kimse karşı çıkmazdı sanırım. İkincisi, Joker'in kafasının nasıl işlediğini görebiliyoruz. Çünkü sanki Joker beyaz perdeye gelmiş, kendisinden esinlenilerek yaratılan bir kahramanı anlatıyor. Ve üçüncüsü, belki de en ilginci : Joker'i her zaman Batman'den daha fazla sevdiğim için beni bir kenara bırakalım, ama konuştuğum hemen herkes filmden Joker'e hayran ayrıldığını söyledi. Yani filmden kötü kahramana hayranlıkla ayrılıyorsunuz. Çocuklar Batman'den çok Joker oyuncaklarına rağbet ediyorlar. Bunda Joker karakterinin altında gizlenen mesajların da etkisi var mı, tartışılır. Ama filmde Joker'in Batman'den daha gerçek ve daha etkileyici olmasının da payı tartışılmaz. Bu Ledger'ın başarısı.
Bu filmin kolay kolay hafızalardan silineceğini sanmıyorum. Elbette Heath Ledger'ın aramızdan çok erken ayrılmış olması da bu filme ayrı bir efsane katacak, her ne kadar doğrudan olmasa da.
Oscar'a gelince, Ledger bence En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü alacak. Hemen herkes bu konuda hem fikir. Peki hayatta olsaydı farklı mı olurdu? Bence tek farkı, Kodak Theater'a gidip ödülü kendi ellerine alması olurdu.
Peki Joker'i içinden çekelim ve filmin geri kalanına bakalım.
Bu filmde, artık Batman kimliğini kabullenmiş bir Bruce Wayne ve Batman'in varlığına sırtını yaslamış bir Gotham şehri var (Zaten Joker'i harekete geçiren de bu sorgusuz güven oluyor). Batman ise Joker gibi kendi dengi bir rakip karşısında ilk sınavını verecek. Batman-Bruce Wayne arasındaki kimlik karmaşası da henüz dinmemiş üstelik. Yani Batman kendisinin negatifi gibi duran Joker'le uğraşacak ama bir yandan da bastığı yerden emin olmayan, içten içe tökezleyen bir Batman'den kaderini kabullenmiş, mağrur Kara Şövalye'ye dönüşmeye çalışacak.
Christian Bale, Batman Başlıyor'da sanırım daha iyiydi. Bu filmde yolunda gitmeyen birşeyler olduğu hissinden kurtulamadım. Ya Ledger'ın oyunculuğu ister istemez Bale'i kenara itti ya da gerçekten bu sefer Batman ile Bale birebir uyuşamadılar. Yine de kesinlikle kötü değildi, hatta Keaton'dan sonra en iyi ikinci Batman bile olabilir Bale.
Harvey Dent rolünde Aaron Eckhart çok iyi. Harvey Dent'i filmin sonunda kısa bir süreliğine de olsa Two-Face olarak yakalıyoruz. Niye bu filmde bu kadar kısa bir süreye sıkıştırıldığını tam olarak çözemedim ama kesin olan şey Two-Face'in 3. filmde olmayacağı.
Filmin sonunda tek sevindiğim şey Rachel'ın bundan sonra ortalıkta olmayacak olmasıydı. Her ne kadar Ak Şövalye Kara Şövalye biraz da onun sayesinde belli olacak olsa da , Rachel'in varlığı filme önemli bir farklılık katmıyor. Maggie Gyllenhaal birkaç sahne dışında kendini göstermeyi başaramıyor, zaten çok da sevimli olmayan Rachel karakteri de iyice sevimsizleşiyor benim gözümde. Yine de Gyllenhaal, Katie Holmes'a kıyasla çok daha iyi Rachel rolünde.
Filmin yapımıyla ilgil notlara girmiyorum, çünkü internette bu konuda çok fazla video var ve bence eğer kamera arkasını merak ediyorsanız o videoları izlemelisiniz.
İkinci bölüme kadar Kara Şövalye için söylenebilecekler bu kadar. Tadı damağınızda kalacak bir film, izlemenizi tavsiye ederim.
Benim kişisel notum 10 üzerinden 9.
Ayrıca bu film ile Heath Ledger da kaliteli oyuncular listemde üst sıraları garantiledi. Ne yazık ki başka filmlerini göremeyeceğiz.

Ufak bir not: Şimdiden sonraki filmde Riddler'ı kimin canlandıracağı sorusu gündemde. Bazı duyumlara göre Johnny Depp bu rol için kendisine sunulan teklifi reddetmiş. Eski Batman serisinin üçüncü filminde Riddler'ı Jim Carrey canlandırmıştı ve Carrey'nin bu filmdeki performansının şimdiye kadarki en iyi performanslarından biri olduğunu hatırlatalım.
Mustafa
MUSTAFA
Tür : Belgesel / Tarihi / Biyografi
Gösterim Tarihi : 29 Ekim 2008
Yönetmen : Can Dündar
Senaryo : Can Dündar
Müzik : Goran Bregovic
Yapım : 2008, Türkiye , 130 dk.
Oyuncular: Gökhan Akyüz (Mustafa Kemal- Cumhuriyet Dönemi), Bahadır Yazıcı (Mustafa Kemal-Kurtuluş Savaşı dönemi), Burak Onaran (Mustafa Kemal- Harbiye dönemi), Ediz Mehmedali (Mustafa Kemal-Manastır dönemi), Georgios Chondrogiannis (Mustafa Kemal-Langaza dönemi), Onur Aymerger (Mustafa Kemal-Çocukluk dönemi), Aleksander Korlevski (Mustafa Kemal-Langaza dönemi)
10 Kasım 2008, Atatürk’ün ölümünün 70. yıldönümü. Türkiye 70 yılda Ata’sı için dört başı mamur bir film yapamadı. Yapılan belgeseller, Türkiye ölçeğiyle sınırlı, belli bir dönemle kısıtlı ve resmi bir dilde tutsak kaldı.
Can Dündar onbeş yıldır bize Atatürk´ün hayatindan kesitler sunan belgeseller hazırlar. "Mustafa" da ise Mustafa Kemal'i çocukluğundan son gününe kadar anlatmıș ve bunu yaparken karșımıza sadece kahraman olan, asker ve devlet adamı Mustafa Kemal'i değil, așık olan, korkan, yașam endișesinde bir insanı perdeye aktarmıș. Sari Zeybek'te tanımaya bașladığımız Ata'nın yașayan yönü Mustafa ile daha anlașılır hale geliyor. Filmin müziklerini ise, Atatürk gibi Balkanlardan yetişmiş uluslararası bir müzisyen olan Goran Bregoviç´in bestelemıș olmasi belgeseli daha da zevkli hale getirmiș.
Mustafa'yı daha yakından tanımak isteyenler için bu begeselin kaçırılmaz bir fırsat sunduğunu düșünüyorum. Korkuları olan eksiklerinin farkinda "insan" Mustafa'ya biraz daha ulaşabilmeyi arzu edenler için bu belgesel iyi bir firsat. Yok illa da "ben tarihin ayrıntılarında boğulacağım, önyargılarımı hep muhafaza etmeliyim" diyen varsa, en azından bu belgesel boyunca onlara çıkıșı göstermek gerek sanırım.
Kişisel Puanlama: 9/10
Demet'in Kadınları
Yazar : Platypus
Beyza'nın Kadınları
Yönetmen : Mustafa Altıoklar
Senaryo: Mustafa Altıoklar, Nükhet Bıçakçı,Ebru Hacıoğlu
Tür: Polisiye/ Gerilim
Yapım Yeri/Tarihi/ Dili: Türkiye/2006/Türkçe
Müzik: Fahir Atakoğlu
Süre: 137 dakika
Oyuncular : Demet Evgar, Levent Üzümcü, Tamer Karadağlı, Berrak Tüzünataç, Arda Kural, Haldun Boysan, Engin Hepileri, Aslı Bayram, Damla Başak, Salih Güney, Mine Çayıroğlu
Konu Özeti: İstanbul’un çeşitli semtlerinde bulunan kesik bacaklar halk arasında panik yaratmaya başlarken komiser Fatih olayı çözmekle görevlendirilir. Bu dava boyunca ortağı, Amerika’da eğitim almış bir seri katil uzmanı psikiyatr olan Doruk’tur. Seri katil profillerini çözmedeki başarısına rağmen Doruk yanıbaşındaki sorunun farkında bile değildir. Karısı Beyza bilinç kayıplarıyla başetmeye çalışmakta ve kayıp zamanlarının izini sürmektedir. Komiser ve psikiyatr seri katil bulmacası içine her gün daha fazla gömülürken, Beyza da nasıl olduğunu anlamasa da kurbanlarla arasında tuhaf bir ilişki farkeder.
Beyza'nın Kadınları, Türkiye'de psikolojik polisiye/gerilim türünde yapılmış (öyle sanıyorum ki) ilk film. Peki gerçekten olmuş mu? Yani film gerçekten de beyninizi karıncalandıran, kanınızı donduran o psikopat seri katil filmlerinden biri mi? Hayır.

(Yazının bundan sonraki kısımları filmden bölümler içerebilir, filmi izlemek isteyenleri önceden uyarıyorum.)
Filmin büyük çoğunluğu Tamer Karadağlı sayesinde psikolojik komedi tadında. Karadağlı, Amerikan filmlerinden Geroge Clooney-vari bir polis karakterini ezberlemiş, bu karakter Türk'se garanti her beş kelimesinden birinde küfreder, o zaman bu polisi böyle konuşturalım demiş ve ortaya sert ve karizmatik dedektif yerine, olmadık yerlerde ana avrat küfreden, parmak izlerini bilgisayar değil de o bulmuş gibi "İşte bu, bu parmak izi uyuyor, kime ait?" diye bilgisayar ekranını tıklatan acınası derecede komik bir karakter çıkmış. Karadağlı taş fırınından çıkmayıp orda kalsın diye ufak bir tavsiyede bulunarak devam edelim.
Bütün koşturmaları sırasında Karadağlı'nın yanında sürekli oraya buraya sürüklenen Berrak Tüzünataç , Karadağlı'dan kat kat daha gerçekçi bir polis. Yine de filmde bu karakteri çıkarıp ne eksik diye bakarsak öyle sanıyorum ki birşey bulamayacağız. Oynadığı kadarını gene iyi oynamış diye düşünüyorum, ama muhtemelen oraya konuş nedeni de Karadağlı'nın devirdiği çamları Tüzünataç sayesinde (en azından erkek izleyiciler için) örtmekti. Ne yazık ki Karadağlı çamlarla yetinmeyip dağları deviriyor bu filmde.
Filmin konusu çok araklama. Seri katil ve çoklu kişilik bozukluğu anahtar kelimeleriyle sadece Hollywood filmlerini tararsanız bile eminim yüze yakın bulursunuz. Kaldı ki filmin Çinli bir versiyonundan birebir kopya olduğu da söylentiler arasında. Buna rağmen Mustafa Altıoklar çok orjinal bir iş başarmış gibi söylemler veriyordu benim hatırladığım kadarıyla.
Filmin kurgusunda tıkanan noktalar ve kopukluklar olduğunu düşünüyorum. Bu da en çok repliklerde kendini gösteriyor, konuşmanın ortasında nerede olduğunuzu unutarak siz de çoklu kişilik bozukluğu yaşıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Ayrıca Amerikan filmlerine benzeteceğiz diye bütünüyle saçmalanan noktalar da var. Mesela jipin sürücü koltuğunda seyir halindeykenki seks sahnesi. İstanbul'da bunun için bu kadar boş bir yolu nerede bulabileceğiniz gibi sorular kafanızda uyandığı için, yine Hollywood'dan kopyalanan bu sahneyi ufak bir katatoni halinde izleyebilirsiniz. Bir diğer örnek olarak da Galata köprüsünde geçen bir koşturmaca ve ardından da yakalanan adamın kafasına silah dayayarak (beni koltuktan düşercek kadar komik küfürler eşliğinde) yapılan bir sorgu sahnesi var. Güpegündüz İstanbul'un en işlek yerlerinden birinde bu kadar rahat koşturabiliyorsunuz, silahınızı adamın kafasına dayayabiliyorsunuz ve üstelik kimse de dönüp bakmıyor bile. Enfes bir hayal gücü.

Bu filmde öne çıkan tek şey Demet Evgar'ın muhteşem oyunculuğu. Kötü senaryoya rağmen, bir filmde dört farklı karakteri ve iç çekişmelerini ekrana yansıtmayı o kadar iyi becermiş ki filmin sonlarına doğru kendinizi Beyza için gerçekten üzülürken buluyorsunuz. Karakterler arasındaki geçişler, her karakterin kendine özgü bakışları , mimikleri, herşey harika. Üstelik ürkütücü de : son derece dindar, türbanlı Rabia yada hafif, umursamaz Dilara bir bakışları ile ürpertebiliyorlar. "Evet, bu kadın katil olabilir" diyorsunuz bir sahnede, bir diğerinde de "İmkansız, hayatta katil olamaz". Demet Evgar bunu başarıyor ve bu filmdeki tek iyi şey de onun oyunculuk gücü aslında. Ama bu bile filmi kurtarmaya yetmiyor.
Bu arada Levent Üzümcü'nün de ortalama bir oyunculuk sergilediğini ekleyelim. Daha iyisini yapabilirdi.

Toplamda bakarsak, filmin kurgusu kötü, konusu çok bilindik ve sürpriz sonu bile sürpriz değil. Filmi yine de Demet Evgar'ın tek kişilik gösterisiymiş gibi izleyebilirsiniz isterseniz.
Dolayısıyla Demet'in kadınları ne kadar muhteşem olsa da Beyza'nın kadınları için benim görüşüm 10 üzerinden 3.



